Bir romanı misal alırsak, sıradan, bayağı, alışıldık bulacağımız ana hatlarını ilk olarak algılayacak, karşımızdakinin tamı tamına bir roman olduğuna ikna olacağız: Birkaç kişi karşılaşacak, rastlantısal sandıkları ama aslında bir alınyazısının kaçınılmazlığıyla örülmüş olaylar dizisi yaşayacaklar. Rastlantısallık yanılsaması, alınyazısının mutlaklığını örtüp saklayacak ama bir yanını da açıkta bırakacak. Bir ölüm, sonra üç ölüm, sonra altı ölüm, sonra tümünün ölümü, sonra anlatının örgüsünü oluşturan ibrişimin dokuduğu, nakışları karmakarışık bir hah... Bunların karşısında, tamamlanmış bir figür görüntüsünü asla yakalayamayacağımız, burada anlamlı bir sinyal bulmaya çalışmanın boşuna olacağı duygusuna kapılacağız.