balkandays.blogspot.com/2024/12/hadji-m...
Çocukluğumda nedendir bilmem Murat 124 marka arabaya “Hacı Murat” derlerdi. Sonra Cüneyt Arkın’ın bir filminde çıkacaktı karşıma “Hacı Murat”. O zaman çocuk aklımla, kim olduğunu bilmediğim ama kesinlikle kahraman olan biriydi bu Hacı Murat. Seneler sonra klasiklerle tanışmaya başladığımda ise Tolstoy’un bir eseri olduğunu öğrenecektim. Velhasıl aradan seneler geçti, köprünün altından çok sular aktı ama o sular bana Hacı Murat’ı getirmedi. Nasip bu zamanaymış. Kitabı Bilim Sanat Vakfı bünyesinde düzenlenen Romanlarla Tarih okuma halkasında Rahime Demir Bulut hocamızla okuduk ve değerlendirdik. Gerçekten çok keyifli bir oturumdu benim için. Pek çok yeni bilgi ve devamında okumam gereken kitaplar öğrendim.
Aslında her tahlil yazımda kitaptan biraz örnekler vermeye çalışırım ama bu sefer yapmayacağım. Tolstoy kitaba öyle bir giriş yazmış ki tek başına tüm kitabı anlamak adına yeterli bence. Hatta hem tarih hem edebiyatı sevdirecek bir kitap tavsiyeniz olur mu, derseniz, bundan sonra “Hacı Murat” derim. Bir milletin yaşadıkları bu kadar anlamlı tasvir edilebilirdi:
“Kırlardan eve dönüyordum. Yazın tam ortalarıydı. Otlar biçilip kaldırılmış, çavdar biçimine hazırlanılıyordu. Yılın bu vaktinde bin bir çeşit çiçek olur: Kırmızısı, beyazı, pembesiyle, kokulu ve tüylü yapraklarıyla yoncalar, küstah koyungözleri, çürüğümsü ve sert kokularıyla, ortası açık sarı, süt beyaz yapraklı "seviyor-sevmiyor"lar, bal kokulu sarıkız çiçekleri, morlu beyazlı, ince, uzun, lale benzeri çançiçekleri, yerde sürünen bezelye çiçekleri, sarı, kırmızı, pembe, mor, hepsi de düzgün uyuzotları, tüyleri tozpembe, kokusu hafif sinirotları, güneş altında ve tazeyken açık mavi, gün battıktan sonra ve solarken kırmızıya çalan lacivert peygamberçiçekleri; koparılır koparılmaz solan, badem kokulu, nazlı yabanketenleri ...Bütün bu çiçeklerden koca bir demet yapmış eve dönüyordum ki, yol kıyısındaki hendekte, bizde "tatar" da denen, koskocaman açmış, bordoya çalan göz alıcı çiçeğiyle bir devedikeni gördüm; ot biçerken bunlara pek dokunmamaya çalışır orakçılar, kazara biçtiklerinde de, ellerine batmasın diye hemen demetin içinden çekip atarlar. Birden, onu da koparıp demetimin ortasına koymak düştü aklıma. Hendeğe indim ve göz alıcı çiçeğin tam ortasına iğnesini batırmış ve oracıkta öylece tatlı, tembel bir uykuya dalmış, tüylü yabanarısını kovalayarak, çiçeği koparmaya çalıştım. Ama bu epey güç bir işti: Elimi mendilimle sarmama karşın, saptaki dikenler avucumu delik deşik etmişti; öylesine zorlu bir saptı ki, sırf lif lif parçalara ayırana dek beş dakika mücadele ettim. Sonunda çiçeği koparmayı başardığımda sapı neredeyse püskül püskül olmuş, çiçeğin de deminki güzelliği, tazeliği uçup gitmişti. Ayrıca bu kaba, çirkin haliyle, güzelim kır çiçeklerinden oluşan zarif demetime hiç yakışmamıştı. Yerinde ne güzel duran çiçeği canından ettiğime üzüldüm ve demetten çıkarıp attım. "Ne olağanüstü bir yaşam gücü bu." diye düşündüm, onu koparmak için harcadığım çabayı anımsayarak. "Kendini nasıl da savundu ve postunu nasıl da pahalıya sattı."
“Eve giden yol, yeni sürülmüş ama ekilmemiş, nadasa bırakılan tarlalardan geçiyordu. Tozlu, hafif bayır bir yoldu. Sürülmüş tarla bir çiftlik sahibinindi ve öyle büyüktü ki, yolun iki kıyısında ta gözerimine dek düzgün saban izleriyle çizgi çizgi uzanan kara, koyu topraktan başka bir şey görünmüyordu. Çok iyi sürülmüştü toprak, tek bir ot ya da sap göze çarpmıyordu, her yan kapkaraydı. Göz alabildiğine uzanan bu kapkara, ölü toprakta canlı bir şey var mı diye gayriihtiyari iki yanıma bakınırken, bir yandan da "Nasıl da acımasız, yok edici bir varlık şu insan; kendi yaşamını sürdürebilmek için ne çok canlı varlığı, bitkiyi yok ediyor." diye düşünüyordum. Derken, biraz önümde, yolun hemen sağında yeşil bir benek seçtim. Yaklaşınca, az önce boşuna koparıp attığım "tatar"ın aynısının burada da olduğunu gördüm. Üç dallı bir "tatar"dı bu. Dallardan biri kopuktu ve kalan kısmı kesik bir el gibi aşağı sarkmıştı. Öbür iki dalın ikisinde de birer çiçek vardı. Bir zamanlar kırmızımsı olan bu çiçekler şimdi karaydı. Dallardan biri kırıktı ve yarısı, ucunda kirli çiçeğiyle birlikte yere sarkmıştı; öbür dal, çamurlu kara toprağa bulanmış olmasına karşın, başını dimdik yukarda tutuyordu. Çiçeğin üzerinden bir araba tekerleğinin geçtiği anlaşılıyordu, böyle eğik durması bu yüzdendi, eğikti ama yine yerinde duruyordu. Sanki bedeninin bir parçasını koparmış, iç organlarını dökmüş, kolunu kesmiş, gözünü oymuşlardı. Ama o, çevresindeki bütün kardeşlerini yok eden insanoğluna teslim olmamıştı. "Bu ne müthiş bir güç böyle!" diye düşündüm. "İnsanoğlu her şeyi yenmiş, milyonlarca otu yok etmiş ama bunun teslim olacağı yok."
“Ve bu bana, epey önce Kafkasya'da geçmiş, birazına bizzat tanık olduğum, birazını görenlerden dinlediğim, birazını da hayalimde canlandırdığım bir öyküyü anımsattı. Belleğimde kaldığı ve hayalimde canlandığı kadarıyla şöyle bir öyküydü bu:”
…diyor ve kitabın sayfalarına sürüklüyor sizi Tolstoy. Tek kelimeyle harika!
Bu eserden sonra hocamız eserin özellikle İletişim Yayınlarından çıkan baskısındaki ön sözleri de okumamızı önerdi. Ayrıca yine Tolstoy’dan Sivastopol’ü ve Henri Troyat’ın “Lev Tolstoy” kitaplarını da tavsiye etti.