Arkasından gitmek istedim. Olmadı.
Arkasından bağırmak istedim. Olmadı.
Arkasından ağlamak istedim. Olmadı.
Herkese selamlar arkadaşlar,
Bugüne kadar yüzlerce güzel, kaliteli kitap okudum. Ama beni son sayfasıyla bu kadar etkileyen, adeta kafama balyoz yemiş etkisi yapan bir kitap okuduğumu hatırlamıyorum..
Kitap, ilk sayfasından itibaren sizi içine çekiyor; merak ettiriyor, sorgulatıyor, düşündürtüyor, ağlatıyor. Ama son iki sayfaya bir geldiniz mi…
“Allah’ım ben ne okudum böyle ya ne okudum” diyorsunuz.
Bütün hücrelerimle ürperdiğimi, adeta koltuğa çakıldığımı, kalbimin hızlandığını, nefes almakta zorlandığımı hissettim…
Tarık Tufan ’dan okuduğum üçüncü kitap oldu bu. Daha önce okuduklarımı da çok beğenmiştim ama Hayal Meyal asla unutamayacağım, zihnimin derinliklerine kazınan bir hikaye oldu. Yazarın kalemine hayranım. Hem bu kadar basit, akıcı olup hem de bu kadar etkili, adeta insanı hipnotize eden bir üslubu nasıl yaratıyor, gerçekten takdire şayan..
Kitaplarındaki aforizma diyebileceğimiz derinlikteki cümleleri de cabası.. Ee tabii adam boşuna felsefe okumamış :))
Şimdi biraz kitabın içine girelim:
En başta şunu söylemeliyim ki ana karakterimizin kitapta ismi geçmiyor. Sadece buna bakarak bile son derece hayatın içinden, birçok insanın yaşadığı duyguları, iç çatışmalarını anlattığını söyleyebiliriz. Karakterin isminin bir önemi yok diyor yazarımız bence isim vermeyerek.. Çünkü; çevrenizdeki Ahmet’lerde Mehmet’lerde, Ayşe’lerde Fatma’larda ve en başta kendinizde bulacaksınız karakterin duygularını demek istiyor..
Çok güzel bir gönderme olmuş diye düşünüyorum şahsen.
Kitap; kanser hastası, yalnız, genç bir adamın doktoruyla tedavi süreci üzerine konuşması ile başlıyor. Yani dakka bir gol bir damardan giriyor Tarık abimiz olaya.
İlk sayfalar ölüm teması ağırlıklı..
“Hepimiz bir gün öleceğimizi bile bile yaşıyoruz, yaşayabiliyoruz. Peki ya ömrümüzün ne kadar kaldığını bilsek, ne zaman öleceğimizi bilsek ne yaparız? O tarih uzak bile olsa aynı şekilde yaşamaya devam edebilir miyiz?”
İşte bu konu üzerinde düşündürtüyor sizi yazar. Ölümün felsefesini yaptırıyor, ölüm olan bir hayatı hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşadığımız gerçeğini yüzünüze çarpıyor…
Kahramanımız ömrünün son günlerini geçirmek üzere uzun zaman önce yanlarından ayrıldığı ailesine, eski mahallesine dönmeye karar veriyor fakat geçmişi ile yüzleşmek o kadar ağır geliyor ki… Acaba ne yaşadı da bu kadar sancı çekiyor diye düşünüyorsunuz ki tam da bu noktada kahramanımızın geçmişine yolculuk yapıyoruz. Spoiler vermemek için çok detaya girmek istemiyorum ama değinmek istediğim noktalara da tabii ki değineceğim.
Hani bazen aniden bir şey olur, biri bir şey teklif eder ya da bir karar vermeniz gerekir, ciddi bir karar. İşte o anlardaki tavrınız, kararınız o kadar önemlidir ki emin olmadan, düşünmeden tamam deyip geçmek çok ciddi sonuçlar doğurabilir.
İşte ana karakterimiz de öyle bir şeye tamam deyip geçti ki sonuçlarını hiç düşünmedi.
İlknur’a karşı duygularından emin olmadan girdiği bu yol, verdiği bu karar hayatını mahvetti… Ve tabii ki İlknur’un da…
Bir insanın “kalbini kırmak” “incitmek” yazılması ve söylenmesi çok basit kelimeler gibi görünse de aslında hiç de basit değildir. Belki de dünyanın en büyük azaplarındandır iki taraf için de..
Kırılan taraf tarifsiz acılarla, gözyaşları ile geçirir günlerini, yıllarını… Bunu biliyoruz…
Peki ya kıran taraf?
Kıran tarafın işi daha da zordur aslında..
Çünkü kırılanın yaraları elbet bir gün kabuk tutar, zaman merhem olur incinmiş yüreğine..
Ama kıran taraf ömrünün sonuna kadar o masum yüreği incitmiş olmanın vicdan azabıyla yaşamak, daha doğrusu yaşayamamak zorunda kalır. En mutlu anlarında bile içinde bir hüzün vardır. Uykuları kabusa dönüşür. Bir daha eskisi gibi olamaz hiçbir şey onun için…
Ve en kötüsü de o kırdığınız kalpten özür dileyip kendinizi affettirecek fırsatınız kalmazsa eğer, bir gün her şey için çok geç olursa, işte o zaman vay haline kıran tarafın. Çünkü vicdanı adeta bir canavar gibi kemirir beynini, kalbini, ruhunu…
İşte ana karakterimiz de hatalarının, bir şeyleri telafi etmekte geç kalmışlığın pişmanlığını öyle bir yaşıyor ki iliklerinize kadar hissediyorsunuz kitap boyunca…
Her bölümden önce “Ben Seni Arıyorum” diye biten dizelerin de anlamı kitabın sonuyla beraber o kadar güzel yerine oturuyor ki kalbinizden bir şeyler sökülüyor sanki..
Son olarak mahalledeki Saatçi Nurettin Efendi’ye de değinmek istiyorum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ‘nde Hayri İrdal’ın ustası Nuri Efendi vardı. O da burdaki karakter gibi saat aşığıydı ve felsefik konuşurdu. Yazar burdan etkilenip mi böyle bir karakter yaratmış çok merak ettim. Bilgisi olan varsa yorumlara yazabilir. :))
Özellikle yalnızlık temalı, melankolik kitapları seviyorsanız bayıla bayıla okuyacağınız bir kitap olacaktır. Şiddetle tavsiye ederim :))
Herkese rahat bir vicdan diliyorum..
Keyifli okumalar 1K ailesi…
Neslihan Polat Kesinlikle seninle aynı fikirdeyim canım. Canını çok yaksalar da hiçbir zaman can yakan taraf olmamak en büyük erdemlerdendir bana göre. Vicdanımız rahat olsun da varsın kırılan olalım.. 🙏😇❤️