2023 Nobel edebiyat ödünün sahibi Han Kank’ın romanı yaz sıcağında cehennem ateşinde kalmışcasına yanan Gyongha’nın ızdıraplarını anlatarak başlıyor. Ben de kitabın sayfalarını çevirdikçe ocağın ilk günlerinde yandığımı, kavrulduğumu hissetim. Bu bölümde Gyongha’nın hayatından kesik kesik bölümler bir film fragmanı gibi gözümüzün önünden geçiyor. Etkisi altında kaldığı ve yeni kitabının konusu oluşturan olaylar yüzünden ağır bir depresyonun pençesine kıvranan ve bu yüzden eşinden ve çocuğundan uzaklaşan bir kanı okurken içim sızladı, “neden” sorusu hızla sayfaları çevirmemin müsebbibi oldu.
İşte burada Gyongha’nın en yakın arkadaşı İnson’dan gelen mesajla romanın diğer önemli karakteri ile tanışıyoruz.
İnson, bir fotoğraf sanatçısı aynı zamanda bu yeteneğini o çoğrafyanın geçmişi ile yüzleşmesini sağlayan iyi bir belgeselci. İnson annesinin rahatsızlanmasıyla onun yanına gidrek hem ona bakar hem de orada küçük bir atölyede marangozluk yapar.
Bir gün atölyesine bir kütüğü keserken iki parmağını keser, başta sadece derin bir kesik olduğunu sanmış ama iş eldivenini çıkardığında parmaklarının ikisinin eldivenin içinde kaldığını görmüş ve o anda fışkırmaya başlayan kanı durdurmaya çalışması gerektiğini düşünmesinden sonrasını hatırlamıyor, kan kaybından ölmek üzere iken tesadüf eseri onu ziyarete gelen bir komşusu ve oğlu tarafından kurtarılır ve kopan iki parmağı ile hastaneye kaldırılır.
Kopan parmakların yerine dikilmesinden sonra, hasta bakıcı kadın sinirlerin ölmemesi için üç dakika arayla bu parmaklara iğne batırıyor, böylelikle kan akışı sağlanıyor ki parmaklar çürüyüp düşmesin.
Bunun için birkaç hafta daha hastanede kalması gerekiyor. Ama İnson onca acıya katlanırken tek düşüncesi yalnızca kafesine iki gün yetecek kadar yem ve su bıraktığı kuşunda. Arkadaşını kuşuna bakmak için evine gitmesini rica etmek için çağırıyor.
Tam bu kısımda kitabı kapatıp uyudum. Rüyamda bedenimin yarısı yoktu ve ben o şekilde yaşam savaşı vermeye çalışıyordum. Kitap beni öyle derinden etkilemişti ki uyanıp tekrar uyuduğumda yarım bedenimle yeni bir macera yaşıyor, yatakta hem fiziksel hem de ruhen kıvranarak kabuslar gördüm. Sabahı dar ettim. Resmen kitabı tekrar elime almaya korktum.
Ama eceline susamış bir kurban gibi kitaba geri döndüm. Meğer hissettiğim korku, dehşet ve acı daha hisdeceklerimin gösterimi imiş. Kendimi derin karanlık ve soğuk kuyularda sesini duyuramayan, boğazında çözülmeyen düğümle ağlayamayan bir esir gibi acımın maliki kitabın girdabında sürüklenmeye devam ettim.
Han Kank’ın Veda Etmiyorum kitabı Güney Kore’de akılalmaz, vahşi bir katliamı anlatırken aslında bizi insanlığımızın şeytani acımasızlığı ile yüzleştiriyor. Zira bu hazin olay her ne kadar Güney Kore’de gerçekleşmiş olsa da benzerleri ve hatta daha da ötesi farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşanmış ve yaşanmaya devam ediyor.
"O kış bu adada otuzbin kişinin, ertesi yaz ise karada ikiyüzbin kişinin katledilmesi tesadüfler zinciri değil. Bu adada yaşayan üçyüzbin insanın tamamını öldürmek gerekse bile komünistleşmenin engellenmesi için verilen, Amerikan Ordu Komutanlığı'nın emri vardı, bu emri gerçekleştirmeye hevesli kin dolu aşırı sağcı Kuzeyli gençler haftalık eğitimin ardından polis ve asker üniforması giyerek adaya geldiler, sahil kapatıldı, basın kontrol edildi, yeni doğmuş bir bebeğin kafasına silah doğrultmanın çılgınlığına izin verildi.. "
Jeju Ayaklanması (veya Jeju Katliamı) 3 Nisan 1948'de, Güney Kore tarafından Kore Yarımadası'nda bulunan Jeju adasında 14 bin ila 60 bin kişinin toplu olarak idam edilmesiyle veya çatışmalar sırasında öldürülmesiyle sonuçlanan komünist bir ayaklanmadır.
Jeju ayaklanması ve bastırılması aşırı şiddetiyle dikkat çekmiştir; 14.000 ila 30.000 kişi (Jeju nüfusunun %10'u) ölmüş ve 40.000 kişi Japonya'ya kaçmıştır ; bazı tahminlere göre sivil ölüm sayısı 80.000'e ulaşmıştır.Her iki tarafça da vahşetler ve savaş suçları işlenmiştir; ancak tarihçiler, Güney Kore hükümetinin protestocuları ve isyancıları bastırmak için kullandığı yöntemlerin özellikle acımasız olduğunu, hükümet yanlısı güçlerin sivillere karşı uyguladığı şiddetin insanlık tarihinin en acımasız yöntemlerinin uygulandığını belirtmişlerdir. Karnında bebeği ile anneler, küçücük çocuklar, bebekler acımasızca katledilmiş, hayatta kalanlar bu travma ile sonraki nesillere bu dinmeyen sızıyı nakletmişlerdir.
Han Kang’ın bu gönül yaralayan “Veda Etmiyorum”kitabında parmakları kopan ve tedavi edilen Inson, yakın arkadaşı Gyongha'dan evde bıraktığı kuşunun susuz ve yemsiz bir gün daha yaşayamayacağını söyleyerek hemen yaşadığı Jeju Adası'ndaki evine gitmesini ister.
Gyongha geldiğinde Jeju Adası'nda amansız bir kar fırtınası vardır. Be n de kuşun yaşaması için canını dişine takarak yola koyulan Gyongha’nın bu çetin hava koşulları ile mücadelesini sıcak evimde donarak hissetim. Kar romanın ana karakterine dönüşerek Gyongha’ı edilgen yan karaktere yapıyor. Kar kimi zaman hırçın fırtınanın etkisiyle tipiye dönüşüp göz gözü görmez bir ortam yaratırken, kimi zaman sakinleşen havayla bir ölüm sessizliğinin muştusunu yüreğinizde hissettiriyor. Kimi zaman ayın cılız ışığında umutlanırken kimi zaman da katran karası karanlıklarda kaybolmuşluk hissi ile yorgunluğa ve kanın akışını yavaşlamasıyla oluşan hissizliğe teslim olup sonsuz uykunun koynunda yok olmak istiyorsunuz. Evet gerçekten kitabı okurken iliklerinize kadar donduğunuzu hissediyor ve o duygudan kaçmak istiyorsunuz ama roman bir bataklık gibi sizi içine çekiyor.
Gyongha eve vardığında derin bir nefes alıyor ve bu kabusun son bulduğunu düşünürken bu seferde bedeninizden çok ruhunuzu üşüten ağır tavmatik olaylarla Inson'un arşivinde sakladığı belgeler sayesinde acımasız geçmişle yüzleşiyorsunuz. Bu bölümde Inson'un anne ve babasının ailesinin Jeju Ayaklanması ve sonrasında yaşadığı sarsıcı olayları gerçekle gerçeküstü bir dilin harmanlandığı şiirsel bir üslupla okuyoruz. Olaylar bir zehrin yavaş yavaş kana karışması gibi kesik kesik parçalar halinde yavaşça okuyucuya zerk ediliyor. Yazar olayları mesafeli bir yaklaşımla ama vahşeti tüm çıplağı ile yansıtarak okuyucuyu önce sarsıyor sonra da sorgulamaya yönlendiriyor. İnsan insanlığı ile yüzleşirken içinde barındırdığı şeytana lanet okuyor, merhametin elçisi meleğe sarılıyor ve bu sayede yeryüzünde gerçekleşen kıyımlara, zulümlere, insanlık suçlarına veda etmek yerine onlarla yüzleşiyor diplerde kalan masumiyeti yeniden yeşertmek umuduyla.