Nesneler özneler için, özneler sayesinde var. Şeyler insanın anlam dünyasıdır, değer atfettikleridir. İnsanlar bazı şeylere çok daha fazla değer atfeder. Nelere değer veriyoruz? Sağlık? Sevgi? Para? Başarı? Mevki? Para insanlar için önde gelenlerden biri. Çünkü çoğu isteğimize ulaşmada anahtar rolü görüyor. Belki manevi değerleri kazandırmıyor ama maddi dünyayla ilgili neredeyse her şeyi önüne seriyor insanın. Böylece de insanı hayat boyu zengin olma, zengin olunca da dilediklerini gerçekleştirme derdinin girdabına düşürüyor. İnsan doyumunun sonu olmamasına rağmen ne kadar doyum alabilirse o kadar iyi. Hazza yönel, acıdan kaç; canlının temel mekanizması. Ama bilinçli bir canlı olduğu için insanın doyumunun ucu bucağı yok. Çünkü bilinç denen o ışık, insana çeşitli hazların farkındalığını hissettirerek tadını damağında bıraktırıyor ve asla tamamen tatmin olamayacağı bir deneyim yaşatıyor. Farkındalık, her hazzın sonunda "Ee? Bu kadar mıydı? Daha çok haz alamaz mıydım yani?" dedirtiyor.
İşte bu romanda bir karı kocanın tekdüze hayatının perde arkasında bunları okuyoruz. Yazar bize orta halli bir ailenin kapitalist düzende geviş getirmesini, zengin olma ve hayalindeki "şeyler"e ulaşma çabasını gösteriyor. Güzel mekanlara, güzel ev eşyalarına, güzel kıyafetlere, konforlu bir yaşama ulaşma çabasını. Bir süre sonra da sıkıcılaşan iş yaşamından kaçma ve seyahat etme arzusunu.
İki kitabından edindiğim kanaatle Perec'in anlatım tarzından çok hoşlandım. Kendine özgü bir havası var. Perec'i okurken bir film şeridinin içinde memnuniyetle akıyor gibi hissediyorum. Sanki tuvaline mütemadiyen yumuşak fırça darbeleri vuran bir ressam gibi, ne karamsar hissettiriyor ne de coşkulu duygular. Okurunu sözlerinden yapılma bir yelkenliye koyup dingin bir denize usulca itiyor sanki. Bak, diyor, senin de hayatında bunlar var.
Bu romanında Uyuyan Adam'dakinin tersine anlattığı kişileri ve onların hayatlarını uzaktan bir yabancı gibi izliyormuşuzcasına davranıyor bize, üçüncü çoğul şahısı kullanıyor. Bu kişileri sanki olmuş bitmişlik gibi, bir kahin tavrı takınarak yaşadıklarını okutuyor. Zaman kipiyle de bir fark yaratıyor: "yapacaklardı", "gideceklerdi", "olacaklardı" gibi yüklemleri kullanarak. Yani gelecek zamanın hikâyesini. Tam da bu farklı dokunuşlar kitaba Perec'in aromasını katıyor. Ne istediğinden emin olamayan; maddiyatla maneviyat, geleneklerle yenilikler arasında bocalayan ama daha çok maddiyata ve yeniliklere bel bağlayan modern insana yönelik tespitleri, betimlemeleri ve örtük eleştirileri çok güzeldi. Bu, yazarın ilk kitabı olmasına rağmen ben çok beğendim.
Hayattaki şatafatımız makyajdan mı ibaret? O makyajı soyduğumuzda ardındaki güzel bir yüz mü? Değilse kendimizi kandırmamızın ne anlamı var? O makyajın hazzını başkaları, ama yüzümüzün acısını yine biz çekeceğiz. Şöyle noktayı koymuş yazar:
"Buz gibi masa örtüleri, üstünde yataklı vagonun armaları bulunan gümüş sofra takımı, armalı kalın tabaklar görkemli bir ziyafetin ilk belirtilerini andıracaktı. Ama önlerine getirilen yemek, doğrusunu söylemek gerekirse tatsız olacaktı."
(s. 96)