Praglı Kafka'nın Almanca konuştuğu için Çeklerce, Yahudi olduğu için Almanlarca dışlanması yazarın adalet konusunu ele almasını doğurmuş olmalı. Fakat bu öyküsünde adalet duygusunu yaşadığı çağın en büyük sorunlarından olan sömürge toprakları aracılığıyla irdelemeyi tercih etmiş. 19 ve 20. yüzyılın insanlığın en büyük dramlarının başında savaşlar geliyorsa ikinci sıraya muhakak ilkiyle irtibatlı olan sömürgecilik anlayışından kaynaklananları koymak gerekecektir. Savaş kanunlarının hüküm sürdüğü sömürge toprakları tamamen keyfi uygulamalarla orduların hizmet ettiği ticaret beklentilerine terk edilmiş, hâliyle de dünyanın dört bir yanında adalet, silahların isteklerini karşılayacak oranda uygulanmış yahut göz ardı edilmiştir.
Ceza Sömürgesi; sadist bir subayın handiyse apolojik bir coşkuyla gezgin konuğuna tanıttığı bir idam aygıtı etrafında sömürgeciliğin yabancılaşmayı nasıl had safhaya çıkardığını resmetmekte. Ayrıca okuru paranoyaklaştıran bir anlatımla otorite - birey arasındaki kopuk iletişimi gözlemlemeye davet eden güçlü bir eser. Dönüşüm'de de net bir şekilde görülen grotesk hava, sadistliğinin farkında olmayan subayın insanı değersizleştiren coşkulu arzusu ve yüz yüze kaldığı yeni yönetime karşı çekingesi ve konuğunun korkuya kapılmasıyla bütün kurguya hâkim. Hiyerarşiyi temsil eden subayın bu gerçek dışı sayılması gereken ancak kurgu açısından basbayağı hakikat olan cezalandırma kökenli zevkinin karşısında yer alan gezginin konumu da kafkaesk olarak bilinen tutukluluğun, çaresiziğinin, yaşamın anlamını kaybetmenin kusursuz bir örneğini sergiliyor.
!! Heveskaçıran içerir:
Bir Fransız sömürgesinde geçen öykü bir subayın konuk ettiği bir gezgine daha önce defalarca mükemmel bir şekilde kullandıkları aygıtı tanıtmaya başlamasıyla açılış yapıyor. Önceleri okur olarak subayın aygıtını tanıtmasını bir gurur gösterisi olarak anladım. 19 ve 20. yüzyıl malum makine yarış ve perestliğin olduğu yüzyılalrdı. Ama kurgunun sonuna doğru bahsi artan eski komutan - yeni komutan ikiliğiyle bunun aslında gösteriye dönüştürülmüş bir tür savunma olduğu anlaşılıyor. Gezginin buradaki konumu yabancı olması hasebiyle mükemmel bir aklın ürünü olarak tanıtılan aygıtın uygulamadaki işlevini görmek ve bunun insanlık dışı olup olmadığını yeni komutana söylemek. Mahkûm sömürgeden biridir ve emir eri olduğu yüzbaşına saat başı selam durması gerekirken uyuduğu anlaşılmıştır ve idama mahkûm edilmiştir! Gezgin mahkemenin, savunmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini sorduğunda aldığı yanıtla ürperir. Mahkemeyi yapan kişi uyumuşsa ölmelidir diyen subayın kendisidir. Bu adaletsizlik karşısında nutku ttulan gezgin bu "adalet"in tecellisini oranın bir ceza sömürgesi olmasına bağlar. Karşı çıkma hakkı olmadığı için susar. Ancak subayın büyük bir aşk ile yatak, çizici ve tırmıktan oluşan aygıtı anlatışı karşısında şoka girmesinin de bunda etkisi vardır. Adam tabiri caizse ağzı sulana sulana bu aygıt sayesinde mahkûmun 12 saat boyunca hayatta kalacağı ve vücudunun jiletimsi sivri dişlilerle deşileceğini, kanın nereye akacağını, altıncı saatte mahkûmun önüne bir yemek kabı koyulduğunu ve diliyle ulaşabildiği kadarıyla yemeği yiyebileceğini vs anlatır. Mukaddes sahifelermiş gibi deri çantada sakladığı kâğıtları huşu ile gezgine gösterir, ama gezgin kargacık burgacık yazıları okuymaz. Bu arada dişliler de adamın vücuduna süslü çevrçevelerle "Amirine saygı göster!" yazılacaktır. Aygıt hazırlanırken eski komutanın devrinde bütün ordu ve ahalinin infazları izlediği, kendisinin doğrudan çocukları sırayla sırtına jiletlerle ağır ağır yazı yazılan kanlar içindeki mahkumların yüzlerini gösterdiğini özlemle anlatır:
O acılar içindeki surattaki değişimi nasıl da görürdük, yanaklarımız en sonunda ulaşılan ve yerine getirilen adaletin ışığında nasıl da parlardı. Ne günlerdi, dostum! (28. syf.)
Bu öykümeni okurken sıklıkla gözlerim iğrenti ve korkuyla fal taşı gibi açıldı. Bu sadist infaz yöntemini kaldırmak isteyen yeni komutanına karşı kırgın ve kızgın olan subayın tüm savunmasında apolojik bir tarz bulunuyor. Adaletinin öyle kusursuz olduğuna inanmış ve bu arada infazdaki mahkûmların bu dişliler altındaki 12 saatlik işkencesini öyle sevmiştir ki mahkûmların insan olduğunu ve işkencenin, cinayetin ne olduğunu unutmuştur ve üstüne üstlük gittikçe çocuksullaşan bir masumiyetle bu zevkini anlatması tüylerimi diken diken etti!
Son mahkûmun Fransızca bilmediği için savunmasını zaten yapamayacağını söylediği satırları göz önünde bulundurduğumuzda sömürgeciliğin insan anlayışı hakkında da bir hükme varabiliriz. Böylece esasen subayın adaleti tesis etme gibi bir gaye ve gayretinin de olmadığı ortaya çıakr. O insanlar üzerindeki sorgulanmaz ve değiştirilemez kontrolünü sevmektedir ve bunun sonucunun keyfini çıkarmaktadır. İşte yeni komutanını, bu şeytani hazzına kast ettiği için sevmemektedir. En sonunda, gezginin de Avrupai düşünceden yana olduğunu, idam karşıtı olduğunu anlayıp kabullenince bu defa mecburi bir mazoşist evreye girer. Subayın kendisini de insan olarak görmediğini ve fakat belki tanrısal bir varlıkmış gibi hissedip cesaret göstermesi karşısında insanın nutku tutuluyor. Hoş, yine de subayın bu mazoşist yanının sinyallerini de yakalamak mümkün:
(Makine içindeki işkence) Öyle bir manzaradır ki, insanı adamla birlikte tırmığın altına girmeye teşvik eder neredeyse. (22. syf.)
Ancak belirtmek gerekir ki gezgin insani duygularını harekete geçirip idam adı verilen bu işkencenin doğru olmadığını yek seferde söyleyemez hatta bir noktada ona hak veriyor gibi olmasa da subayın bu insanlık dışı aleti yılmadan, şevkle müdafaası karşısında onu anlayışla karşıladığını söyler ki gezginin bu otorite karşısındaki ürkek hâli bana Kafka’nın Babaya Mektup’undaki hâlini hatırlattı.
Şuraya da göz atabilirisiniz:
evcimenkalem.wordpress.com