Hayatının anlamını aramak için folklora yönelip birçok folklorik unsuru öykülerinde yeniden üreten Japon yazar Ryūnosuke Akutagawa’nın yazdığı Kappa öykümeninde yazar, halkın kappalar efsanesini sadece edebî gücününün sınırlarını genişletmek için kullanmamış, aynı zamanda böylece gelenekten yararlanarak hemen her sayfada kendi çağını da hicvetmiştir. Bu öykümen, umduğunu bulamamış ancak var olanla da barışamamış bir yazarın karmaşık iç dünyasının resmini çizen oldukça ilginç bir eser. Karmaşanın mevcudiyeti, yazarın şizofrenik annesine yani genetiklerine dayanırken pratikte ise bu delilikten korkmak ve intihara meyletmek olarak tecelli ediyor. Nitekim Kappa’nın yayınlandığı yıl intihar ile hayatına son veriyor. Öykümenin baş karakteri akıl hastanesindeki 23 Numaralı hastada yazarın bu izlerini bulmak mümkün. Hatta kappaların hamileliği ile ilgili kısımda yazarın iç harbinin ne boyutlarda olduğu ve intiharının en azından bir sebebi tespit edilebilir: Erkek kappa, hamile kalan eşinin cinsel organına eğilir, fetüse doğmak isteyip istemediği sorulur ve fetüs şöyle cevap verir: “Ben dünyaya gelmek istemiyorum. Hem babamın genlerinde akıl hastalığı var hem de bir kappa olarak var olmak çok kötü bir şey!” (22. syf.) Böylece bir şırıngayla kürtaj gerçekleşiyor! Dahası kurgunun tiplerinden biri olan şair Tok, intihar eden başka şairlere hayrandır ve o da intihar ederek hayatına son verir. Bir başka iz ise şu alıntıda gizli olmalı:
Dünyevi arzuları azaltmak, her zaman huzura ulaştırmaz. Huzura ermek için manevi arzularımıza da ket vurmalıyız. (59. syf.)
Öykümeni bir keşif serüveni saymak mümkün. Bilinmeyen bir dünyayı tanıttığı için de oluşan merak sayesinde kitap kendini okutuyor. Okuma müddetince önceleri Charlotte Perkins Gilman’ın Altın Çağ ütopyalarından biri olan Kadınlar Ülkesi’ne benzer bir ideal sistemin tanıtıldığını zannederken kurgu ilerledikçe H. G. Wells’in Zaman Makinesi’ndekini andıran gittikçe artan gerilim ile açığa çıkan bir tür distopya olduğuna kanaat getirdim. Gel gör ki bu da eksik bir tespitti. Aslında Kappa iki türe de girmiyor, hatta fantastik olan kappalığın kendisini görmezden gelirsek bir tür dünyanın ters yüzü diyebiliriz. Dolayısıyla yukarıdaki alıntıda yazarın kendisini fetüsün yerine koyduğu, annesinin akıl hastalığından ötürü dünyaya gelmek istemediğini açıkça ortaya koyuyor.
!! Heveskaçıran içerir:
23 numaralı hasta, üç yıl önce bir yürüyüşü esnasında sislerden ötürü yolunu kaybeder. İlerleyemeyeceğini anlayınca bir şeyler yemek için durur. Derken saatinin camına bir yüz yansıdığını farke der, onun peşinden koşar. Yarım saatlik bir koşturmaca sonunda kappayı yakalayacağım diye uzanırken bir çukurun içine yuvarlanır. Böylece fantastik geçitten geçer ve kappalar diyarına gelir.
Peki kappalar kimdir? Kurbağalar gibi hem suda hem karada yaşayan ve ayakları perdeli bir canlı türüdür ancak onlara kurbağa demek hakarete eşdeğerdir. Başlarında kısa tüyler vardır. Yirmi-otuz kg olan kappalar, bir metre kadardır, başlarında yaş aldıkça sertleşen tabak gibi oval bir plaka vardır. Bukalemun gibi renkleri değişir. Çok yağlı derileri olduğu için kıyafet giymezler. Hatta anlatıcı kahraman, onların bu çıplaklığına gülünce kappalar da ona örtündükleri için güldüklerini söylerler.
Epizodik bir öykümen olan kitabın hemen her bir bölümü neredeyse kappalar diyarının farklı bir yönünü tanıtmaya ayrılmış denebilir. Yazar, ihtiyaç duydukça gerçek dünya kişilerinin birer hiciv kuklası olduğunu anladığımız doktor, filozof, müsizyen, şair gibi tiplerini sahneye çıkarmış, iletmek istediğini verdikten sonra bir sonraki görevine kadar onları perde arkasına çekmiştir. Bu yönüyle baştan tırnağa alegorik bir metindir. Onların da partileri var, sanayicileri, gazetecileri, patron ve işçileri var, onlarda da devlet, aile, din gibi kurumlar var. Hatta gerçek dünyanın İslam, Hristiyanlık, Budizm gibi dinlerine de inananları vardır.
Kitabın tersyüzlemeleri gerçekten ironiktir. Mesela bu diyarda Tanrı önce kadını, canı sıkılmasın diye beyninden de erkeği yaratmıştır. Bundan olacak, kadınlar erkekleri birlekteliğe zorlamaktadır. Erkekler kendilerini onlardan korumak için köşe bucak kaçıp saklanmaktadırlar. Ancak ilgimi çeken birini vermekle yetineceğim: İşçiler eğer işten çıkartılıyorlarsa grev yapmalarına gerek yoktur zira İşçi Kesim Yasası gereği millî güvenliği sağlamak ve açlıktan ölmek ya da intihat etmek gibi eylemlerin önüne geçilmektedir. Ama etleri yenmek üzere piyasaya sürülmektedir. Böylece etin fiyatı da düşmektedir. Kahraman buna karşı çıkacak olunca Çak şöyle der: “Sizin ülkenizde de dördüncü sınıf kızlar fahişe olmuyor mu sanki? Bu durumda işçilerin etini yememize karşı tepkiniz oldukça ironik!” (40. ve 41. syf) Emek sömürüsü ve neticelerinin bu kadar vahşice sembolleştirildiği ve fuhuşun aslında ne demek olduğunu böyle etkileyici ve şok edici bir biçimde başka bir anlatı arayacak olsak herhâlde bu Zaman Makinesi olurdu.
Bu ve benzer hâller önceleri bu diyara sempati besleyen kahramanın soğumasına sebep olurken ipleri koparan Şair Tok’un intiharıdır ve bu gittikçe oradan nefret etmesine sebep olur, böylece sıla hasreti çeker. Burada da bir ters yüzlük olduğu aşikâr! Tekrar kendi dünyasına dönmek için bir yol bulur ve aynı çukurdan girerek dileğini yerine getirse de bu defa diğer tarafa özlem duyar. Hastalanıp da akıl hastanesine düşünce de sevdiği kappa dostları onu ziyarete gelir. Hastanın yaşadıklarını doktora aktarmasıyla biz de serüvenini dinlemiş oluyoruz.
Kurgunun benim için enteresan olan bir kısmından söz etmek olmaz. 23 numaralı hasta artık kappalar diyarından gitmek için harıl harıl geçişi ararken son defa bir kappa ile karşılaşır. On iki – on üç yaşlarında görününen bu kappa neredeyse Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi'ni ondan bağımsız kendi hikâyesi olarak anlatır ki derhâl F. Scott Fitzgerald’ın bu eserini ne zaman yazdığına baktım, 1922’ydi. Çok enteresan olan benzerlik şöyle:
“Ah, sanırım durumumu bilmiyorsunuz. Buna kader demek doğru olur mu bilemiyorum ama ben anneciğimin karnından ak saçlı bir ihtiyar olarak dünyaya geldim. Daha sonra zamanla gençleştim ve şu an gördüğünüz üzere bir çocuk bedenine sahibim. Yaşımı soracak olursanız, doğduğumda altmış yaşlarında olduğumu varsayarsak şu anda yüz on beş, yüz on altı yaşında varım.” (89. syf.)Daha fazla içerik için yazı defterimi ziyâret edebilirsiniz:evcimenkalem.wordpress.com