·158 syf.··Beğendi
···Okunma: 19 Ocak 2018 16:02 Acıların ve çekilen sıkıntıların bazı insanları olgunlaştırdığını hayata bakışlarını, üretkenliklerini ve karakterlerini olumlu etkilediğini düşünürüm hep. Acı, sıkıntı, yoksulluk ve yoksunluklar karşısında; içten içe bilir ve hisseder ki bu mücadeleyi vermek zorunda olanlar ya olacak ya da ölecektirler. Füruzan da böylesi bir mücadelede "olmayı" seçmiş ki yaşadığı yoksulluk ve imkansızlıklara rağmen kendini geliştirmiş ve bu denli güzel hikayeler kaleme alabilmiş. Kolay değil çünkü küçük yaşta babasız kalıp yoksulluk içinde kıvranmak ve dahi parasızlıktan orta okulu bırakmak zorunda kalmak.
Parasız Yatılı yazarın hayatından da derin izler taşıyan hikayelerden oluşuyor. İnsanı içine çekip yakalayıveren, hikayelerin kahramanlarından biri gibi hisssettiren kıvrak bir anlatımla yazar, okuru adeta büyülüyor. Böylesi bir ifade tarzıyla verilmek istenen duygulardan bigane kalmak mümkün değil bana göre. İç konuşmalar, aynı hikâye içinde zamandan zamana, mekandan mekana geçişlerin hızı kitaba daha bir akıcılık katıyor. Her hikayede farklı farklı dünyalara girip çıkıyor insan kimi zaman yoksulluk ve çaresizlikten okula takunya ile gelen ve arkadaşları tarafından horlanan küçük kıza üzülürken kimi zaman taşradan hiç görmediği teyzesinin yanına okumak için gelen bir kızın İstanbul'u ve alışık olmadığı çevreyi yadırgaması, kimi zaman sekiz yaşında bir çocuğun babasının ölümüyle birlikte annesiyle verdiği hayat mücadelesi ve tek umudunun parasız yatılı sınavları olması sebebiyle sınava geç kalmaktan duyduğu endişeyle okulun kadın hademesine bunu sorması sonucu kadının lâkaytça "Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler." cevabı oturuveriyor içimde bir yere ve
"Ah şu insan en büyük acıları yine bir başka insana yaşatıyor, çoğu zaman bilerek bazen de bilmeyerek." diye düşünmeden edemiyorum.
Kitapta en sevdiğim hikayelerden biri Edirne'nin Köprüleri adlı Balkan muhaciri bir Türk ailenin anlatıldığı hikaye oldu. Hala Adile diye anılan, evin diğer fertleri gibi bu göçe alışamayan en yaşlı kadınının herbir sözü muhacir olan ninelerimi anımsattı.
"Hangi İshak, mari oğlum? Hay Allah bizim İshak mı? Deme mari Naciye, deme mari Hasan, olmalı bir hayır bunda. Hay Allah olmalı bir hayır. Görmüşüm dün gece rüyamda alnı akıtmalı kırmızı taylar, sulamışım onları yeşil yalaklarda. Var bunda bir hayır.
Konuk beklemenin sevinci, burada geçirdikleri bayramlardan birine ilk kez anlam katmıştı."
Haraç ise kitabın son öyküsü zaman 1. Dünya Savaşı ve sonraki altmış yılı kapsıyor. Servet'in küçük yaşta bir konağa evlatlık (hizmetçi) verilmesi anasını, geldiği yeri, boğaz tokluğuna katlandığı onca yorgunluğu, neden hiç dışarı çıkmadığını sorgulamadan tükeniveren bir ömrü ve bu ömrün hayatına giren neredeyse her insan tarafından acımasızca sömürülüşünü, tüketilişini hikaye ediyor..Servet Hanım'ın hayal meyal hatırladığı anacığına benzettiği bir fotoğrafla yıllar yılı avunması, kendinden yaşça çok büyük bir adamla evliliği ve eşinin aşağılamaları....
Her şeye rağmen yine de özlemesi kendine bu geleceği hazırlayan o geçmişi başka türlüsü elinden gelmediği başka türlüsünü bilmediği için belki de...
Bir kadının hayatının son gününden anılarına açılan perde ve hüzün yine hüzün