·56 syf.····Okunma: 27 Ocak 2018 14:31 Si vis pacem para bellum, yani barış istiyorsan savaşa hazır ol.
Kitapla ilgili çok güzel incelemeler gördüm sitede. Ben de birkaç şey yazmak istedim.
İnsan varoluşundan itibaren mücadele içinde. Havayla, suyla, toprakla, hayvanlarla, kendisiyle ve daha onlarca şeyle; ama en çok kendisiyle. Uzun yıllar süresince insanlar yaşadıkları sonucu bir etik ve ahlak anlayışı geliştiriyor, kendilerini koruyabilmek için yasalar düzenliyor, önlemler alıyor, cezalar belirliyor. Oluşumlar, örgütlenmeler, kurumlar ve devlet ortaya çıkıyor. İnsan kendisini koruması için bir canavar yaratıyor ve bu canavarın pençesi de çoğu zaman insanın kendisine vuruyor. İnsanın “beni koru” dediği devlet çoğu zaman insanı ilk elden ateşe atan oluyor. Burdan bağlanmak istediğim kavram ise Zweig’in öyküde ısrarla vurguladığı özgürlük. Paula ısrarla eşine özgür olduğunu anlatmaya çalışıyor. Özgürsün, hiçbir şey yapmak zorunda değilsin, insan özgürdür diye haykırıyor. Peki Ferdinand gerçekten özgür mü? Başta dile getirdiğim her unsur aslında insanın özgürlüğünden vazgeçişini gösteriyor. Ahlak, yasalar, kurumlar, devlet ve bunlar gibi insanın yarattığı her kavram onun özgürlüğünü azar azar yok ediyor. Bu yüzden Paula’nın –ya da Zweig’in- bu özgürlük çağrısını maalesef pek gerçekçi göremiyorum.
Peki insanlar kendilerini korumak için bu kadar önlemler almışken neden hala savaşlar oluyor? Buna onlarca sebep bulunabilir ama kolaya kaçarsak iki şekilde düşünebiliriz. İlk olarak insanları yöneten ‘üst akılların’ vurdumduymaz şekilde, çoğu zaman kendi hırs ve ihtirasları için kitleleri öne sürmesi. İkinci olarak ise özgür olmayan insanın kendisine verilen bu yükümlülüğe uymak zorunda olması. Kendi elimizle yarattığımız yaşam biçimi bize kurtulamayacağımız yükümlülükler veriyor. Yine kendi eserimiz olan kavramları korumak için diğer insanlarla mücadeleye girmemiz gerekiyor. Ferdinand savaşmak istemiyor ama kendisini vatanına ve milletine bağlı hissediyor. Onlarla birlikte acıyı yaşamak ve onların hislerini paylaşmak istiyor. Kendisine yapılan çağrıyı reddedilemez ve direnilemez buluyor.
İnsanın örgütlenmesinin en uç örneklerinden biri vatan kavramıdır. İnsanın kendisini bu kadar ait hissettiği şey bir elin parmaklarını geçmez. Özellikle toplumumuz vatana karşı sadakate ve vatan görevi dediğimiz askerliğe karşı oldukça hassastır. Aslında Ferdinand’ı okurken sık sık kendi ülke insanımı düşündüm; kendisine savaş çağrısı geldiğinde o çelişki, o çaresizlik bizde nasıl yaşanır veya bunu kaç kişi itiraf edebilir diye. “Her Türk asker doğar” lafının iliklerimize kadar işlediği ülkemizde askerliğe, savaşa, ölmeye ve öldürmeye mesafeli yaklaşanların sayısı eskisinden çoktur diye düşünüyorum. Ancak Afrin’e operasyona giderken ailesine ‘beklemesinler’ diyen askeri de unutmamak gerekiyor. Peki niye bu askeri gururla ayakta alkışlıyor ama Zweig’in bu öyküsünü okuyup onu da haklı buluyoruz. Bu aslında Ferdinand’ın yaşadığı yüzleşmeyi henüz yaşamamış olmamızdan kaynaklanıyor ya da savaşın sonuçlarını çıplak gözle görmemiş olmamızdan. Ferdinand için öyküdeki kırılma noktasını düşünürseniz ne dediğimi anlarsınız.
Son zamanlarda okuduğum en iyi Zweig hikayesi diyebilirim. Savaş karşıtlığı herkes tarafından bilinen ve hayatı savaştan kaçmakla geçmiş - hatta kaçarken sonlanmış - Zweig, hikayesinde kısa ama yoğun şekilde belki de özellikle bizim toplumumuzda tabu olan konulara değinerek yine savaş karşıtı görüşlerini ortaya sermiş. Üzülerek söylemek gerekiyor ki o ve onun gibi nice insanın çabası maalesef sonuçsuz kalıyor. Görüleceği gibi hala değişen bir şey yok. Hala savaştan, ölümden kaçan milyonlarca insan yaşıyor dünyada.