Doğan Avcıoğlu’nun son zamanlarda gündeme gelmesi Türk gençleri için önemli bir gelişme. Hatta umut verici. Bir de bunun üzerine yakında zamanda “Türkiye’nin Düzeni: Dün, Bugün, Yarın” kitabı da yeni baskı yapınca bu büyük şaheseri hakkını vererek okumak şart oldu. Yakın zamanda Emrah Sefa Gürkan’da Youtube kanalında çok güzel bir video çekerek merakımızı da iyice kamçılaşmıştı.
Özellikle son birkaç yılda Chomsky ve Şeriati okumalarını yaparken bağımsızlığını elde etmiş ya da elde etmek için mücadele eden ülkelerde entelektüel ve aydın arasındaki farkın ne kadar önemli olduğunun farkına okuyarak vardım. Cumhuriyet sonrasında Batılı anlamda eğitim alıp, çok başarılı olmuş binlerce insanımız olmasına rağmen; ülkenin sorunlarını kendine dert edinmiş, çözüm üretmiş ve bunun için bedeller ödemek zorunda kalmış insan sayısı iki elin parmağını geçmiyordur belki de. Bir çırpıda sayacak olsam benim aklıma gelen isimler şunlar olur: “Sabahattin Ali, Aziz Nesin, Doğan Avcıoğlu, Hikmet Kıvılcımlı, Korkut Boratav, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Yaşar Kemal ve niceleri…” Bu saydığım isimler sadece eserleri ile değil, hayat öyküleri ve mücadeleleri ile de bizlere ilham olmuş insanlardır.
Doğan Avcıoğlu’nun bu 800 sayfalık destansı eseri üzerine inceleme yazmak kolay olmayacak. Amacım bu zamana kadar yazdığım tüm incelemelerde olduğu gibi ilgili kitabı okuyacak olanların merakını uyandırmak ve başlangıç mahiyetinde bilgiler vermek olacak.
Doğan Avcıoğlu, Fransa’da ekonomi ve siyasal bilimler eğitimi aldıktan sonra; İngiltere’de Londra Ekonomi Okulu’nda master yapıyor. 1956 yılında 30 yaşında iken Türkiye’ye dönüyor. İstese daha uzun süre yurtdışında kalır hatta orada hocalık yapmaya devam edebilirdi. Ama eğitimini yarıda bırakıp sosyalist mücadele için ülkesine geri dönüyor. Avcıoğlu 1961'de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu'yla birlikte kurduğu ve yayımını 1967'ye tarihine değin sürdürdüğü Yön Dergisiyle, 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynuyor. Gerçekten Yön Dergisi’nin siyasal hayatımıza etkisi çok önemlidir.
Türkiye’ye dönüşü sonrası Avcıoğlu’nu memleket meseleleri ile ilgilenmeye motive eden sebebi kendi deyimiyle şöyle özetleyebiliriz: “Bizi hor gören bu pezevenklerin (Batılıların) seviyesine nasıl geliriz?… Türkiye’yi nasıl değiştiririz?” Peki kitap okuyucusuna ne vaat ediyor. Özellikle bu ülkenin bir vatandaşı olarak memleket meselelerine kafa yoruyorsanız, etrafınızda olup bitenlere sessiz kalamıyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.
Türkiye’nin yakın tarihini bilmek, anlamak, çözümlemek ve dünden bugüne yaşananlara kronolojik olarak vakıf olmak için önemli bir eser. O zaman Doğan Avcıoğlu’nun kitapta bahsettiği önemli argümanları kısaca madde madde özetlemek istiyorum. Hani o çokça duyduğumuz neden Kapitalizm Batı’da çıktı da Doğu’da çıkmadı sorusuna Avcıoğlu bizim penceremizden yanıt bulmaya çalışıyor.
1) Avcıoğlu’na göre; Türkiye siyasi bağımsızlığını ekonomik bağımsızlık temeline oturtamamış az gelişmiş bir ülkedir. Türkiye'de bağımsızlıktan taviz vermeksizin, devrimler yoluyla düzen değişikliğini gerçekleştirerek, kısa sürede çağdaş uygarlığa ulaşma amacını güden Kemalist devrim yarıda kalmıştır. Yarıda kalmış Kemalist devrimi tamamlayacak, kısa sürede Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak tek yol ise sosyalizmdir.
2) Türkiye'de, işçi sınıfı henüz niceliksel ve niteliksel açıdan devrimci eyleme öncülük edebilecek birikime sahip değildir. Türkiye'ye tutucu güçler koalisyonu egemendir; bu nedenle, Türkiye'de sosyalist hareketin, çok partili demokratik siyasal düzen içinde iktidara gelme olasılığı çok zayıftır.
3) Köylünün sorununu anlamak için Osmanlı’ya kadar geri gitmek gerek. Özellikle 16. Yüzyılda savaşların kaybedilmeye başlanması, ekonominin kötüleşip, merkezi devlet yönetiminin zayıflaması ile beraber köylünün bitmeyen çilesi başlamıştır. Faizciler ve tefeciler, köylünün zaruret halini istismar ederek, ürünlerini daha tarlada iken ucuz fiyatlarla satın alıyordu. Ağalar, şeyhler, dini dogmalar köylünün başını kaldırmasına müsaade etmiyordu. Sürekli çalışıp zar zor geçinen, zorla askere alınan, devletin bozulan maliyesini düzeltmek için ağır vergilerin altında ezilen, köyleri yağmalanan insanlar çareyi dağlara yerleşmekte buldu. O günden itibaren Türkiye’deki köy yerleşimi dağınık ve az haneli olmuştur.
Bu yüzden Anadolu’nun kalkınması kolay olmamıştır hiçbir zaman. Halbuki 14. ve 15. yüzyıllarda Türkiye, her türlü bağnazlıktan uzak olarak , Batı bilim ve tekniğine canlı bir ilgi göstermekte, dini ve siyasi baskı dolayısıyla Batı'da barınamayan bilim adamlarına, teknisyenlere ve uzmanlara kucağını açmakta ve onlara geniş olanaklar sağlamakta tereddüt etmemektedir. İspanya ve Portekiz'den kovulan Yahudiler, en büyük ilgiyi, onların tababetteki bilgilerinden yararlanmaya hazır Türkiye'de görmüşlerdir. Yani, meseleye hangi açıdan bakılırsa bakılsın, XVI. yüzyılda bir Batı üstünlüğünden söz etme olanağı yoktur. Osmanlı'nın o dönemki mevcut düzeni kapitalizme dönüşebilecek güçlere sahipti.
4) Zavallı köylüler sahipsizdi. Mallarından vazgeçmişler, canlarını düşünüyorlardı. Hürriyete kavuşabilmek için açlığa ve sefalete razı idiler. Zorbaların gelemeyecekleri yerlere çekiliyorlar, onların katlanamayacağı hayata uyum sağlıyorlardı. Böylece köyler beşer onar eve dağılmıştı. Bu uzun boğuşma Türk köylerini parçalayıp dağıttı. Hele salgın denilen topyekün vergi, herkesi mal sahibi olmaktan nefret ettirdi. Kadercilik, İslamiyetin değil, bu ekonomik çöküntünün sonucudur. İşte o köylüyü Kurtuluş Savaşı’nda vatan savunması için ikna etmek Mustafa Kemal’in ne kadar önemli bir lider olduğunu ortaya koyuyor. Ve o ekonomik çöküntü dönem dönem azalsa da hâlâ devam ediyor.
5) 15. Ve 16. yüzyıllar itibariyle Avrupalılar coğrafi keşiflerin sağladığı sermaye birikimi sayesinde teknik, bilim, felsefe ve askeri alanlarda hızla gelişmeye başladı. Tabii bu gelişmelerin masum olmadığını biliyoruz. Batı Medeniyeti milyonlarca insanın ölümünün ve köleleşmesinin üzerine kurulmuştur. Osmanlı ise Batı ile rekabette geciktikten sonra bir daha üstünlüğü ele geçirememiştir. İç isyanlar, coğrafi konumu gereği kendi topraklarında süren uzun savaşlar, yıllar içinde yeraltı ve yerüstü kaynaklarından dolayı Batı’nın iştahının kabarması Osmanlı’nın ekonomik olarak sömürgeleşmesine ve siyasi bağımsızlığını kaybetmesine sebep olmuştur.
6) Batının fikirlerini ve tekniğini ise taklit yoluyla ithal etmekten başka bir şey elimizden gelmemiştir. Japonya ile aynı dönemlerde Batı reformlarını uygulamaya başlamamıza rağmen neden biz başarısız olurken Japonya başarılı olmuştur? Bu soruyu da cevaplıyor Avcıoğlu kitabında. İmparator, Batı karşıtı olanları devirip Batılılaşmaya karar veriyor. . Batı ile baş edebilmek için, kuvvetli bir orduya ve güçlü bir sanayiye sahip olmayı amaç ediniyor. Ve köylüyü tamamen sömürerek ekonomik kalkınması sağlıyor. Japonya'daki ekonomi kalkınma sürecinde devlet bizzat sanayici olmuştur. Sanayi üretimi, 1878-1942 yılları arasında 13 kat artmıştır. Bu gelişme için gerekli sermaye birikimi sorunu, esas bakımından, arazi vergisi ve enflasyon yoluyla çözülmüştür. Her iki yol da, şehir ve köylerdeki emekçi sınıf ve tabakaların insafsızca sömürülmesine dayanmaktadır.
Fakat Japonya’nın hızlı bir şekilde kalkınabilmesinin en önemli sebebi; Batı kapitalizmi tarafından sömürge ya da yarı sömürge haline getirilmekten kurtulabilen tek Avrupa dışı ülke olmasıydı. Bu sayede, bağımsız bir milli kalkınma izleyebilme şansını elde etmiştir. Diğer yandan Japonya, gerek pazar, gerekse hammadde deposu olarak fakirdi ve Batı sanayisi için fazla çekici değildi. Güney Amerika'nın altını, Afrika'nın madenleri, Hindistan'ın efsanevi zenginlikleri, Çin'in pazarı ve nüfusu Batı sanayisi için daha önemliydi. Ayrıca Japonya'nın fethi için askeri seferi göze almak kolay değildi. Tarihe bakacak olursak coğrafi konumunda dolayı neredeyse hiç feth edilmemiştir Japonya. İkinci Dünya Savaşı’nda eğer atom bombası olmasıydı ABD kesinlikle dize getiremezdi onları. Yani Japonya coğrafi konumu ve fakir kaynakları nedeniyle Avrupa’nın gözetiminden uzak kaldığı için bağımsız bir şekilde ekonomik kalkınması gerçekleştirebilmişken; Osmanlı stratejik konumu ve sahip olduğu yerüstü ve yeraltı kaynaklar nedeniyle Batı’nın baskısından dolayı arzuladığı kalkınmayı gerçekleştirememiştir.
7) Son olarak Cumhuriyet sonrası yaşananları, Atatürkçü devrimin neden ve nasıl yarıda kaldığını anlatıyor Doğan Avcıoğlu. 1968 yılında yazılan bu kitapta sorunlardan ve çözümlerinden bahsediyor. Eğer o gün teşhisi koyup ona göre önlemleri alabilseydik belki de bugün çok başka bir Türkiye’de yaşıyor olabilirdik. Aradan geçen 60 yıla rağmen bırakın iyiye gitmeyi daha da kötüye gittiğimize şahit olmak beni üzüyor.
Velhasıl kelam çok uzun bir inceleme oldu. Ama bu kitabın hakkını vermem gerekiyordu. Yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen pes etmek yok. Mücadeleye devam. Geçmişte bu ülkenin gelecek nesilleri için acı çekmiş, bedel ödemiş insanların hayat hikayesini gördükten sonra bizim en ufak bir engel karşısında kolayca vazgeçmemiz bu insanların aziz hatırasına ihanet olur. Bu dünyaya bir kere geldiğimizin farkındayım. Mutluluğun ve refahın olduğu yere göç etmek kolay. Fakat unutmamak gerek; gittiğimiz yerde de birileri o mutluluğu ve refahı elde etmek için mücadele etti. Aynı şeyi bizde kendi ülkemiz için yapabilmeli ve burada kalıp mücadeleye devam etmeliyiz.
Türkiye'nin DüzeniDoğan Avcıoğlu