Hayır, umut aşılamaya çalışmıyorum, yitip gitmek üzere olan bir kadının yalnızca hayallerinin peşinden gitmesiyle bambaşka olan gerçek bir hayattan bahsediyorum: Johanna Kathleen Rowling! Sıradan bir ailenin sıradan bir çocuğu: fazla sıradan, ezik, yitik, bitik. Küçük yaşta annesini kaybeder, arkadaşları tarafından akran zorbalığına maruz kalır, arka sıralara itilir. Büyüyünce geçer mi? Geçmez, daha çok yaralanırsın: Yanlış bir aşk, yanlış bir evlilik ve neticesinde beş parasız kucağında çocuğuyla sığınacak yeri olmayan bir kadın. Daha kötü ne olabilirdi derken hep daha kötüsünün olması. Hayallerinden başka tutunacak hiçbir şeyi kalmaz, ve o hayallerini yazıya dökmek… İşte böyle doğar Harry Potter, karanlıkların ardından doğan güneş gibi!
İ N T İ H A R
Tüyler ürperten bir kelime değil mi?
İntihar ihanetin öbür adıdır, der Ahmet Telli, merakla sorar Oruç Aruoba, “Mutlu bir intihar olamaz mı?” Nejat İşler bu konuda belki de en karamsarı: “…birazdan intihar etme ihtimali bulunan insanlardık.” Bir biyografiyle yüzümüze çarpıyor Attila İlhan: “İntihar etti Beşir Fuat, anlayan tek kişi çıkmadı.” Belki de en çok tartışacağımız yorum Orhan Veli’den geliyor: "Kimileri intihar bir irade işidir der, ben buna inanmıyorum. İntihar iradesizliktir."
Hiç düşündünüz mü intihar etmeyi? Her insanın hayatında en az bir defa intihar etmeyi düşündüğünü okumuştum bir yerde. Harry Potter’ın yazarı “... bildiğim en büyük başarısızlıktım,” diyen J. K. Rowling de öyle… Ama gitmiş olsaydı hayatının devamındaki güzellikleri göremeyecekti, gitmiş olsa bizler Harry Potter’ı tanıyamayacaktık. Hikayemizin geri kalanını bilemeyiz, sırf bunun için bile denemeye değmez mi? Çabamız Nazım Hikmet’in çabası: “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine!”
Ece Temelkuran’ı gördüm bu sayıda. Yeni sayılarda da yazıyor olmasını isterdim: “Hiç doğmamış çocuklar da öldürülmüş sayılabilir mi,” diye soruyor. “Hiç kanıtlanmayacak cinayetler işlenmiş sayılabilir mi?” Sormak isterdim ona: “Hiç yaşanmamış hayatlar yaşanmış sayılabilir mi?” En kötüsü ölmek korkusu değilmiş. "En kötüsü," demişti. "Hiç bitmeyen gürültü. O delirtiyor insanı." Çağın hastalığı o gürültü. Ona mı alıştık o gürültüyle yaşamaya mı bilmiyorum. Güzel bir tavsiye bırakıyor Ezgi Ayvalı: “Seni sevmeyen, değer vermeyen biri için üzülüp durmak seni daha onurlu biri yapmayacak. Bırak artık beklemeyi. Yeniden başla.” Mümkün mü yeniden başlamak bu kadar ilerlemişken? Ve içimde yer eden bir cümle kuruyor: “Her şey değerli olduğunda, hiçbir şeyin değeri kalmaz.” O yüzden her değerlisin diyene aldırmayın, onlar için herkes değerli.
Bir Nilüfer şarkısı giriyor araya: Ne kadar oldu görüşmeyeli, eski yaralar depreşmeyeli: youtube.com/watch?v=LQA4bKB... Uzun zaman sonra dinlemek iyi geldi, eşlik eder misiniz? Kendi kendimize eksikken, her şey eksik kalıyor, diyor Goethe ve ne kadar haklı Stefano Benini, “... hayatımızın yarısını başkalarının inandığı şeylerle alay ederek, diğer yarısını da başkalarının alay ettiği şeylere inanarak geçiririz,” derken. Ama sanırım bu sayıda en hak verdiğim cümleyi Baran Güzel kuruyor: “Fakat dostluk da aşk da aile de kalıcı değilmiş. Herkes zamanla gidiyor, sonra tek başına kalıyorsun.”
Daha kapağında Harry Potter’ı görür görmez güzel bir sayı okuyacağımdan emin olmuştum. Hatta kitap serisine yeniden başlamama vesile olmak gibi güzel bir katkısı da oldu bu sayının bana. Hayal kurmaya ihtiyacım var. Hatta her şeyin fazla gerçekçi olduğu şu günlerde ülkecek hayal kurmaya ihtiyacımız var. Belki hayallerimizle bir Harry Potter serisi çıkaramayı ama neler ortaya çıkacağını yaşamadan bilemeyiz. Hem ne der rahmetli Erdal Tosun: “Ne olmuş büyük adam olamadıksa, hayallerimizi satmadık ya!”