Yelena Bulgakova, onun son günlerinde, anılarına “Yatağının yanı başında yere koyduğum mindere oturdum,” diye not eder ve şöyle devam eder: “Bazen bakışlarıyla bir şey istediğini anlatırdı. Ağrı kesici mi, yoksa içecek mi, yoksa içecek bir şeyler mi istediğini anlamak için sorardım. Çoğunlukla istediği bunlar olmazdı. O zaman “seninkini mi istiyorsun?” “Üstat ile Margarita’yı mı?” derdim. Evet, anlamında kafasını sallar ve sadece iki sözcük dökülürdü dudaklarından:
“Yeter ki bilsinler, yeter ki…”
20. yüzyılın en önemli otoriterlik karşıtı romanlarından biri sayılan Üstat İle Margarita, ilk kez 1973 yılında, yazılmasından 33 yıl sonra basımı gerçekleşmiştir. Sovyetlerin türlü baskıları ve sansürlerine maruz kalan Bulgakov, eserinde geçen tek cümlesiyle sonsuza dek sürecek bir mesaj bırakır.
“Doğru yok edilemez.”
Bütün olarak ele alındığında Üstat ile Margarita gerçekten zor bir eser. Olaylar etrafında şekillenen karakterlerin fazla olması çevrilen sayfaları eziyete dönüştürdü ve birçok kez geriye dönüp tekrar okumaya sebebiyet verdi. Okumaya başlamadan önce rutin olarak incelemelere göz gezdirirken çoğunluğun pozitif yorumlarıyla “iz bırakmış” bir eser beklentisi zihnimde şekillenmişti. Bu sebeple oluşan beklenti, bitimine kadar kitap üzerinde bir gölge oluşturdu.
Profesör Voland kılığına girmiş bir Şeytan. Moskova'ya inen Şeytan, seçkin kimselerin yalancılığını ve yozluğunu gözler önüne seren bir takım entrikalar düzenler. Bu türlü oyunlar eser boyu kimi yerde güldüren, kimi yerde fantastikliği neredeyse her sayfaya boca edilip biraz da sıkan birtakım oyunlar...
İsa’nın çarmıha gerilişiyle Vali Pontius’un kararı ve romanını yazan “Üstat” ve onun aşkı Margarita’nın hikayesiyle fantastik bir dünyaya dönüşür Üstat İle Margarita.
20. Yüzyıl Sovyet Rusya’sına dair, İsa ve dönemine, mitolojiye dair bilgi deposu ister sizden. Bihaber iseniz sıkılmanız uzun sürmez. Kitabın istediği şeylere hakim olunmasa bile ince nükte ve hicivlerle harmanlanmış monologlar sizi başka gözle okumaya davet eder, etmeli, ve öyle oldu da.
Tarih, ahlâk, ilâhî adalet, cesaret ve korkaklık kitabın katmanlarının parçalarından ibaret. Özellikle “korkaklık” en çok beliren ve dikkat çeken unsurlardan biri. Toplumsal zayıflığa zemin hazırlayan korkaklık ve erk düşkünlüğü, kötünün yardımıyla, gerçeğe nüfuz eder. Gelenekselden yeniye yönelen tarihsel dönüşümün sancıları eserde güçlü bir şekilde görünür. 1930’ların Moskova’sının sosyal yaşamı, ilişkileri, düzen koyucuları, buna ayak uyduranlar ve uydurmayanlar ile birlikte canlı bir tablo olarak sunulur okuyucuya. İnsanlığın en zayıf yönlerini ve bunların dış faktörlerden etkilenişi ile kırılan yaşam noktalarını, inanç ve inançsızlık gelgitleri arasında sıkışmış kahramanlar özelinde gözler önüne serer Bulgakov. Erk karşısında korkaklığın bireyin sağ duyusunu ele geçirdiği durumlar Bulgakov’un girilmez alanıdır. Yergisel bir üst bakışla insanların kendi kendilerini düşürdükleri aciz durumla ince ince dalga geçer. “Korkaklık en büyük suçtur” savı Ha- Nostri yani İsa olmak üzere üst tabakadaki karakterler tarafından birçok kez dile getirilir. Korkaklığa mahkum edilen insanın kendi benliğini yitireceğini düşünür Bulgakov. Gelenekten ve eskiden koparılmaya çalışılmış, bu yolda “korku”yu en büyük silah olarak kullanmış totalitarizmi kendine prensip haline getirmiş otoriterlerin eninde sonunda yenileceğini, “tarih”e karışıp kaybolacağını belirtir Rus yazar. Öyledir de zaten, bir Millet köklerinden ne kadar koparılmaya çalışılırsa çalışılsın, “Yeni”leri kabul ettirmek için ne kadar zor kullanılmış olursa olsun, 100 yıl geçse de içinde eskiye özlem duyanlar, onu arayanlar mutlaka vardır ve olacaktır. Çokça tarihimiz geldi aklıma sayfaları çevirirken. Bulgakov’un anlatmak istediği o kadar gerçek bir şey ki, altını kazıdıkça sürekli doğruları buluyorsunuz.
Yabancı kal(a)madığımız hadiseler dizini geldi aklıma. Hani büyük bir ansiklopediyi açarsınız ya, onu okuyacak kudretinizin olmadığını düşünürsünüz ama tek sayfayı bile kurcalamak size haz verir, çünkü bazı şeyler tek sayfaya sıkıştırılmamıştır. Bütün bir tarih oradadır, 3000 sayfanın içinde. Bir milletin bütün kahramanları kendine genişçe yer bulur onda. Ama 250 sayfalık bir kitapta sadece birkaç kişi anlatılır, böyle kitapları devirip okumak daha kolaydır çünkü. Eğrisi doğrusu önemli midir? Değildir tabii ki. Değildir...
Çuvaldızı kendine, iğneyi başkasına batır sözünü idrak edemeyenler, kendi doğrularını başkalarına geçirmekte tereddüt etmezler. Çuvaldızı bütün her şeyiyle almak ‘zorunda’ olan toplum eleştirilir. Hayattaki en kötü şey olarak tabir edilir Korkaklık... Bütün sayfalara siner bu.
Pontius ve Üstat. 2000 yıllık bir zaman aralığı.
Pontius Pilateus İsa'ya engel oldu, onu öldürdü. Bulgakov’a da sistem ve yönetim engel oldu, eserlerini tahrif etti. İsa’yı öldürmesi için Pontius’u ikna eden Şeytan, asırlar sonra Moskova’ya indiğinde kimsenin aklını çelemedi çünkü zaten herkes, bütün toplum şeytandı!
Kitabın sonlarında yer alan Bağışlama Ve Ebedi Sığınak bölümünde Üstat ve Margarita arasında geçen lirik diyaloglar tek kelimeyle muhteşemdi. O bölüm için olsun okunur, katlanılır. Sabri Gürses’in ‘okuduktan sonra hiçbir şey aynı olmayabilir’ sözü ne kadar tesir eder bilemem ama, gözü açan bir eser olarak da kabul edilebilir Üstat İle Margarita.
Yeter ki bilsinler.