“Kediotu, karanfil, yavşanotu, burçak. Bu dünyada yumuşak ve nazik şeyler de vardır. Yumuşak, nazik ama dirençli. Sen de öyle ol, Denizci.”
Sarıldım bu kitaba, okurken sık sık, okuduktan sonra bir süre daha. Öyle güzel.
Kadının yeni doğmuş bir bebeği var, karnında bir yırtığı, üstünden çıkaramadığı pijamaları. Kadının duş alamayışı, tuvalete koşarak gidişi, uykusuzluğu var, kaybettiği yalnızlığı. Herkesin başettiği bir şeyle baş edemiyorum hissi var kadının, ara sıra salıverdiği ama içinde büyüyüp duran bir çığlığı. İç çekişi var kadının, ondan önce annesinin, ondan önce de onun annesinin çektiği gibi.
Adamın bürosu, takım elbisesi, kravatı, terfisi, bölünmeyen uykusu, çoraplarını çiftleyeni, yemeğini yapanı, çocuğuna bakanı, bir tatil günü, sürdürmekte zorluk çekmediği bir mesleği, görüşebildiği arkadaşları var, bebekten önce neyi vardıysa, her şeyi bir tamam.
Anneliğin getirdiği yalnızlığı, yabancılaşmayı, kimlik kaybını; kadının görünmez emeğini ve ataerkil sistemin yüklediği roller yüzünden bedeninde sıkışıp kalışını anlatan nefis bir kitap bu. “Söyleyin bakalım erkekler: İçiniz ne zaman ortasından yarılmıştı?” diye isyan edişini sevdiğim. Okuyun okutun.