Dönüşüyorum, öyleyse varım:
9/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2025 30. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 04 Mayıs 2025 14:06
Doğum adı Eddy Bellegueule olan ve sonradan Édouard Louis olarak değiştiren, 1992'de Fransa'da doğmuş genç bir yazardır. Günümüzde bu kadar genç olup kalemi güçlü bir yazara rastlamak şaşırtıcı. Okuduğum ilk eseridir. Annesinin hayatından yola çıkarak aslında birçok kadının yaşamına değindiği ve yer yer kendi duygularını aktardığı yarı otobiyografik, yarı biyografik bir eserdir. Yazarın kendisi şöyle söylüyor: “Senin hikâyeni anlatmaya bir kadının hikâyesini anlatma niyetiyle başlamıştım ama şimdi farkına varıyorum ki senin hikâyen, kendi yaşamının ve babamla birlikteki yaşamının seni mecbur bıraktığı varolmayışa karşı, bir kadın olma hakkını elde edebilmek için mücadele veren bir varlığın hikâyesiymiş.” (s. 43) Aşçı olma hayali varken on sekiz yaşında hamile kaldığı için evlenen ve iki yıl sonra bir çocuğu daha olan bir kadın; ayrıca alkolik bir eşe sahip olduğu için kavgalı bir ev hayatı yaşayan, hayalleri suya düşen bir kadın. Çocuklarının babasız büyümesini istemediği için katlanan bir kadın. Huzursuz, sürekli kavganın olduğu bir ortamda bir çocuk nasıl mutlu bir şekilde büyüyebilir? Zaten daha sonra yazarın bahsettiği üzere, abisi eşini döven alkolik ve sürekli karakola düşen bir insanmış. Bir çocuğun düzgün bir şekilde büyümesini istiyorsanız, o çocuğa huzurlu bir ortam sunmalısınız. Siz mutlu olmadıktan sonra, siz huzurlu olmadıktan sonra çocuğunuzun huzurlu olmasını bekleyemezsiniz. Seçimleriniz, gelecekte çocuğunuza sunacağınız bir hayattır. Daha sonra yazarın ablasının da eşi tarafından şiddete uğradığını söylemesi, bizi bir başka noktaya daha dikkat etmeyi sağlıyor: Eril tahakkümün oluşturduğu bir sistem. Buna birazdan değineceğim. Kadın, aldatıldığını öğrendikten sonra ve daha fazla katlanamayınca boşanmıştır. Bir kadının çok genç evlenip yine gençken boşanması ve sevilmemesi, sevgi açlığını tetikler. Her insan gibi sevmek ve sevilmek ister. Haliyle, yazarın da bahsettiği üzere, kaçışı bir başka kişiye âşık olmakta bulur. Kadın tekrar evlenir. Ancak evlendiği kişinin zamanla diğer kişilere dönüştüğünü görür. Aslında o kişi dönüşmedi; öyleydi. İnsan, inanmak istediği bir şey olunca gerçeği reddetmeye başlar. Kendini kandırır ama gerçeklerden kaçılmaz. Zaman, gerçeği ortaya çıkarır. Bir insanın söyledikleri her zaman doğru olmaz. Eğer gerçek görülmek isteniyorsa, eylemlere bakılmalıdır; zira eylemler kişinin karakterini belli eder. Sadece görmeyi istemek gerekir. İlk eşinden iki çocuğu olan kadının ikinci eşinden Édouard (yazar) dünyaya gelmiştir. İkinci eşi tarafından kısıtlanan kadın, bir hapishane hayatı yaşamaya başlar. Ehliyet almak istediğinde eşi karşı çıkar, makyaj yapmasına izin verilmez ve yemek, temizlik gibi görevleri vardır. Ayrıca yine alkolik bir eşe sahiptir ve aşağılanıyordur. Sürekli ev işleriyle uğraştığı döngü şeklinde bir hayat yaşayan kadın, zamanla nasıl birine dönüşecektir? Hayattan tat almayan, mutsuz, umutsuz bir insana dönüşecektir. Kendisi mutlu olmadığı için çocuklarına mutluluk veremeyecektir. Bir yerlerden öfkesini çıkarmak isteyecek ve bu öfke çocuklarına yansıyacaktır. Bazen şiddete başvuracak, bazen hakarete başvuracaktır. Çocuklarıyla arasında hep bir mesafe olacaktır. Şiddet ortamında büyüyen bir çocuğun gidebileceği iki yol vardır. Biri, yaşadığı ortamı normal kabul edip aynı davranışları sergilemek; diğeri ise kendini o ortamdan soyutlayıp farklı bir hayata sahip olmaktır. Bu durumda ilk yolu seçme ihtimali daha yüksektir. Édouard’ın ikinci yolu seçmesi ve abisinin babasının izinden gidip ilk yolu seçmesi buna bir örnektir. Édouard, yani yazar eşcinseldir. Çocukluğundan beri etrafıyla uyum sağlayamadığını belirtir. Erkekler gibi hareketleri olmadığını, yani kadınsı hareketleri olduğu için babası tarafından utanç duyulduğunu ifade eder. Bundan dolayı küçüklüğünde okuldaki herhangi bir şey için annesini çağırmaz, kendi hayatından uzak tutmaya çalışmıştır. Çünkü öğrenmesini istemiyordur. “Hani meşhur bir sahne vardır, çocuk bütün bir sene annesiyle babasının izleyeceğini düşünerek bir gösteriye hazırlanmıştır, gösteri günü sahnede heyecanla onların yolunu gözler, kapıdan girip onu hayranlıkla izleyecekleri ânı bekler. İşte ben televizyondaki filmlerde, dizilerde sürekli tekrarlanan bu sahnede kendimi hiç bulmadığımın sonradan farkına vardım.” (s. 12) Bu alıntıda yazar, annesinin kendisi hakkında bir şeyler öğrenmesini istemediği için bahanelerle okuldan uzak tuttuğunu ve sonucunda ne bunun hayalini kurduğunu ne de hayal kırıklığına uğradığını belirtmiştir. Aslında bu alıntı üzerinden bir başka şeye daha değinmek istiyorum. Yazar gibi ailesini istemeyip uzak tutmak için bahane sunması gibi başka nedenlerden ötürü de çocuklar bahane sunabilir. Bir başka çocuk, yaşıtlarının olduğu ortamda herkesin ailesi gelirken kendi ailesinden birini göremediğinde o çocuk için çekinme durumu oluşabilir. Ailesinin zaten gelmeyeceğini bildiği için hiçbir aktiviteye katılmayabilir ve ailesine haber bile vermeyebilir. Bu, bir çocuğun sürekli çekingen ve geri planda durmaya alışmasına neden olabilir. Çocuk, sevgi ve ilgi görmesi gereken bir yaşta yalnız kalırsa veya yalnız kalmak isteyecek bir duruma itilirse, bunun sorumlusu yine ebeveynlerdir. Çocuğunuza karşı tavırlarınız ve ona gösterdiğiniz ilgi ölçüsü, çocuğunuzun gelişiminde büyük rol oynar. Annesi ve babasıyla konuşamayan, derdini anlatamayan çocuk her şeyi içine atmaya başlayacaktır. Etrafını memnun edemediği için kendini suçlayacak, kendinden nefret edecek ve sorunlu olduğunu düşünecektir. Ebeveynleriyle arasına mesafe koyacak ve kendi hayatını bilmesini ve anlamasını engelleyecektir. “Daha dokuz ya da on yaşında hüznün ve umutsuzluğun tadına aşina olduğumu, içimdeki bu duygular yüzünden erkenden yaşlandığımı, her sabah kafamda sorularla uyandığımı bilmeni istemiyordum: Neden olduğum kişiydim? Neden kız gibi davranıyordum, neden başkalarına anormal olduğumu düşündürten -ve onları haklı çıkartan- bu tavırlarla doğmuştum? Neden doğduğumdan beri babam ve erkek kardeşlerimin aksine kızları değil de oğlanları arzuluyordum? Neden başka biri değildim? Bundan yıllar sonra, bir tartışma sırasında, sana çocukluğumdan nefret ettiğimi söylediğimde bana deliymişim gibi baktın ve dedin ki: Eh ama yüzün hep gülüyordu! O günkü tepkinden nasıl şikâyetçi olabilirdim ki, zira zaferimin işaretiydi bu söylediğin, demek ki bütün bu zaman boyunca seni hayatımdan habersiz bırakmayı ve senin -öyle ya- annem olmanı engellemeyi başarmıştım.” (s. 12-13) Ailesini hayatından uzak tutmak isteyen çocuk, ikinci bir kişilik yaratır. Görünürde bir başkası gibi gözükmek için maske takar. Çocuğu sürekli mutlu ve neşeli sandıkları için en sonunda baskı sonucuyla patlamasından kaynaklı söylediği “çocukluğumdan nefret ettim” söylemi şaka gibi gelecektir. Çünkü çocuğun hayatından uzak tutmak için taktığı maskeye inanmışlardır. Çocukla ilgilenmedikleri için çocuğun asıl kişiliğini görememişlerdir. Yazarın, “… nasıl şikâyetçi olabilirdim ki, zira zaferimin işaretiydi bu söylediğin,” demesi doğru mudur? Gerçekten bir zafer midir? Hayatından uzak tutmayı başarmıştır ama bu bir zafer midir? Çocuk bunu yapmak zorunda kalmıştır. Başka bir seçenek görememiştir ve bunu başarması bir zaferdir. Ancak başka açıdan bu bir yenilgidir, çünkü çocuk bunu yapmak zorunda kalmıştır. Yavaş yavaş yazının başında bahsettiğim eril tahakküm konusuna gelecek olursak, yazarın Simone de Beauvoir ve Monique Wittig’den alıntı yapması veya bahsetmesi, onun bir feminist olduğunu gösteriyor. Hatta eşcinsel olmasından yola çıkarak Queer Teori'yi savunuyor bile diyebilirim. Zira 29. sayfada Monique Wittig’in bir düşüncesini aktarıp katılması buna bir örnektir. “Monique Wittig’in lezbiyenlerin kadın olmadığını, bu mecburi kimlikten kaçtıklarını söylediği gibi, olduğum kişi hiçbir zaman bir erkek olmadı ve beni ona en çok yaklaştıran da işte bu hasarlı gerçeklik. Onun kim olduğunu ve yaşadıklarını anlamayı belki de bu sayede burada, varlığımın bu yok-mekânında başarabilirim.” (s. 29) Queer Teori, toplumsal cinsiyeti, cinsiyet ikiliğini sorgulayan ve yıkmak isteyen bir düşüncedir. Heteroseksüelliğin zorunlu olması, kadınların kadın, erkeklerin erkek olması demektir. Bu, bir baskı ve zorunluluktur. Bu nedenle yıkılması gerekir. Zira kadınların kadın olması, özellikle ataerkil sistemin oluşturduğu bir kadın olması büyük bir baskıdır. Çünkü ataerkil sistemde kadın kendisi değildir. Simone de Beauvoir bu konuda şöyle diyor: “… insanlığın hemen hemen yarısını kadınlar oluşturuyor, ama yine de bize ‘kadınlığın yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu’ söyleniyor. ‘Kadın gibi davranın, kadın kalın, kadın olun,’ öğütleri veriliyor. Demek ki her insan dişisi mutlaka kadın değil…” (İkinci Cinsiyet (2 Cilt Takım), I. Cilt, s. 25) “Yaşamını belirleyen şey kadınlık durumuysa, ben bu yaşamı anlayabilir miyim? Beni çevreleyen dünya tarafından bir erkek olarak inşa edilmiş, algılanmış ve tanımlanmışsam?” (s. 29) Her insanın hem eril hem de dişil olması gerekir. Erilliğin fazla olduğu kişilerin dişiliğe, dişiliğin fazla olduğu kişilerin ise erilliğe kayması ve ortada durması gerekir. Bu, insanların eşcinsel olması gerektiği anlamına gelmez. Olmayabilirsiniz ama olanlara cinsiyet kimliğiyle baskı kurulamaz. Bu, toplumda yaratılmış ve dayatılmış olan cinsiyet kalıbından kurtulmak demektir. Mesela erkekler pembe giyemez. Neden? Erkeklere mavi, kızlara pembe renk. Neden? Ataerkilliğin hüküm sürdüğü yerlerde ve düşünce yapısında hâlâ pembe giyen bir erkek görüldüğünde hakaret ediliyor. Bu söylediğim çok basit bir örnek. Toplumun yaratmış olduğu cinsiyet kimliği bir baskıdır. Yazar erkek gibi hissetmediğini ama toplum tarafından böyle tanımlandığını belirtiyor ve bu da onun için büyük bir baskı. Ataerkil sistemde kadınların belli kalıplara sokulması ve ne yapacağına erkeklerin karar vermesi büyük bir sorundur. Burada kadın kendisi olamaz. Kadın kavramı, ataerkil sistemin oluşturduğu bir kavram anlamına gelir. Kadınların her şeyden önce bir insan olduğunu unutup haklarını elinden almak ve kendi çıkarları uğruna üstünlük kurup görev oluşturmak, eril tahakkümdür. Yazarın annesi ve babasından bahsettiği yerde bir eril tahakküm vardır. Kadının yapmak istediği şeylere izin verilmemesi, engel olunması ve onu hapsetmesi, şiddet uygulaması, hakaret etmesi bir üstünlük kurma belirtisidir. Yazarın aynı şekilde ablasının da eşi tarafından şiddete uğradığını ve abisinin de eşine şiddet uyguladığını söylemesi, ataerkil sistemin geniş çapta kadınlar üzerindeki baskısını gözler önüne seriyor. Günümüzde fiziksel olmasa da psikolojik şiddete uğramayan kadın yoktur. Artık alışılmış bir hale gelen bu konu, aslında hiçbir zaman alışılmaması gereken bir konudur. Yine bir feminist olan Virginia Woolf’un “Cinsiyet bilincine yol açan herkes suçludur,” sözünü de buraya ekleyelim. Kitaba geri dönersek, kadın sefalete doğru gittikleri bir dönemde üç çocuk üzerine daha fazla çocuk istemediği için spiral taktırıyor; ancak buna rağmen ikizlere, yazarın iki kardeşine hamile kalıyor. Kürtaj olacağını söylemesine rağmen eşinin “Kürtaj cinayettir,” demesi ve izin vermemesi üzerine doğurmak zorunda kalıyor. Kürtaj cinayet değildir. Bakamayacağınız, ilgilenemeyeceğiniz, huzurlu bir ortam yaratamayacağınız çocukları mümkünse dünyaya getirmeyin. Ayrıca, kürtaj hakkı kadının en büyük hakkıdır. Doğuran kadın olduğuna göre, buna karar vermek yine kadına aittir. Doğum kontrolü savunucusu Margaret Sanger şöyle diyor: “Kendi bedenine sahip olmayan ve onu kontrol etmeyen hiçbir kadın kendine özgür diyemez.” Bir kadının doğum yapıp yapmamasında bile söz hakkı yokken kadınların üstünde baskı yok, nasıl diyebiliriz? Kadınlara çocuk makinesi gibi davranan ataerkil sistemde kadınların özgür olması nasıl beklenebilir? “Bir dönüşüm başka dönüşümlere de sebep olur.” (s. 66) Düşüncesini çok güzel bir örnekle veriyor yazar. Odadan çıkmayıp sürekli oyun oynayan çocuğunu bırakmak istemeyen bir annenin gidişinin ardından o çocuğun ev, arkadaş ve yeni uğraşlar edindiğini söylüyor. Sonsuza kadar çocuğunuzun peşinden koşamazsınız. O çocuğun ayakta durabilmesi için bir yerde ellerini bırakmanız gerekir. Sizin kendi üstünüzde yaptığınız olumlu dönüşümler çevrenize etki eder. Bundan sonra kadının dönüşümüne daha iyi tanık oluyoruz. Boşanıp hayatını ellerine alan kadın gerçekten yaşamaya başlıyor. İplerinden ve baskılardan kurtulunca yapmak istediklerini yapıyor ve hayatına giren üçüncü bir kişi olsa bile aynı hataya düşmüyor. Küçüklüğünden itibaren mesafeli olan yazar annesiyle mesafeyi kapatıyor ve gurur duyduğunu belirtiyor. Son olarak bir alıntıyla bitirelim: “Şiddetten uzaklaşınca şiddeti görmeyi öğrenmiştim ve onu artık her yerde görüyordum.” (s. 58)
Edebiyat
Bir Kadının Kavgaları ve DönüşümleriÉdouard Louis · Can Yayınları · 20242,894 okunma
··
2 +1'leme
·
16bin Gösterim
6 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Daha fazla yazacaktım ama her zaman olduğu gibi yine sıkıldım ve sonunu aceleye getirdim. :D Oysa aklımda bir sürü şey vardı daha. :”)
Ben şimdi okudum. Çok şey öğrendim teşekkür ederim.
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Okuduğunuz için ben teşekkür ederim. ^^
İncelemeyi okurken kitap okuyorum sandım, bir an sayfa çevirmeye adapte oldum :)) emeğinize sağlık gerçekten harika bir inceleme olmuş. Yazım yeteneğinizi de kıskandım birazcık 🤭🌸
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Pluviofil pdf olur tabii, sizleri unutmayız. :”) Teşekkür ediyorum. 🥹🩵
Harika bir inceleme. Emeğinize sağlık🙏
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Teşekkür ediyorum. ^^🌿
bi yere kadar bahar dizi senaryosu okuyorum gibi oldu
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Furkan teşekkür ediyorum. ^^🌼
Reklam
gerçek bir inceleme yazarı 💫
Gizem Demircan
Gönderi Sahibi
Teşekkür ederim, onore oldum. ^^