HEPİMİZ BIG BROTHER’IZ!!!
8/10
·279 syf.··
Beğendi
·
2025 39. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 17 Mayıs 2025 01:24
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım! Totaliter dünyayı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren, her satırıyla sorgulatan, birçok kere adam çok haklı diye diye okuduğum, böyle düşünen bi ben değilmişim diyerek gülümsediğim Cehenneme Övgü kitabını inceleyeceğim. Hazırsanız başlayalım… Öncelikle incelememe bir eleştiri ile başlamak istiyorum. Kitap İngilizce olarak yazılmış ve orijinal adı “Prisoners of Ourselves” yani “Kendilerinin Tutsakları” gibi bir şey oluyor Türkçe’ye çevirdiğimizde. Fakat ülkemizde yayınlanırken Cehenneme Övgü olarak değiştirilmiş. Yayınevleri kitapları çevirirken başlıklar daha çarpıcı olsun, daha çok satılsın diye isimlerini değiştiyorlar zaman zaman. Sinema sektöründe de aynı durum söz konusu… Bu durum beni aşırı derece irite ediyor. Eseri oluşturan insanların uygun gördükleri isimlerin yerine (onlara danışılarak yapılıyor bile olsa) böyle başlıklar kullanmak tamamen edebiyatı, sanatı ticarete kurban etmektir diye düşünüyorum. Kitapta 4 sayfalık “Özgürlük Cehennemdir” diye bir bölüm var evet, fakat yazar o bölümü ön plana çıkarmak isteseydi kendisi kitaba o ismi verirdi zaten! Çok dolu olduğum bir konuyu da yeri gelmişken dile getirmek istedim canım kitap dostlarım, şimdi incelemeye devam edebiliriz. :)) Gündüz Vassaf Amerika doğumlu, Türkiye Almanya ve Amerika’da çeşitli üniversitelerde akademisyenlik yapmış bir isim. Annesi psikolog, babası psikiyatrist; genlerinde bu meslek var sanırım. :)) Kendisinden okuduğum ilk kitaptı bu; ve çok da merak ettiğim bir bir eserdi çünkü totalitarist, kapitalist düzende birçok noktada ayak uydurmak zorunda kalmakla beraber robotlaşarak yaptığımız şeyleri sorguladığımda çevremdeki insanların “deli misin işine bak” gibisinden bakışlarına ve söylemlerine maruz kaldığım çok oluyor. Dolayısıyla bu kitabın hislerime tercüman olması beklentisi vardı bende. Bu tercümanlık beklentilerimi büyük oranda karşılamış olmasına rağmen kitabın sadece sorgulatması, alternatif çözüm fikirlerinin olmaması bende bir tık hayal kırıklığı yaratmış olmakla beraber çok zevk alarak okuduğum bir eser oldu. Şimdi yavaş yavaş kitabın içine girelim… Kitap, deneme türünde yazılmış 20 bölümden oluşuyor. Herkesin anlayabileceği, sade, akıcı bir dil tercih etmiş yazar ki bu da anlatıma samimiyet katmış. Vassaf; her bölümde hayata, totaliter dünyaya çok farklı bakış açılarıyla bakıyor. Çok çarpıcı ifadelerle sizi düşünmeye, sorgulamaya yöneltiyor. Rahatınızı bozuyor, huzurunuzu kaçırıyor. Zaten kitabın amacı da tam olarak bu: Huzurunuzu kaçırmak, konfor alanınızdan (zihin dünyasında da olsa) çıkıp sorgulamanızı sağlamak. Bu arada kitap yaklaşık 40 yıl önce yazılmasına rağmen yazarın eleştirdiği şeyler hala güncelliğini koruyor, hatta durum çok daha kötü bir hale geldi özellikle sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle. Eğer kitap günümüzde yazılsaydı herhalde sertlik düzeyi çok daha fazla olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım. :)) Kitap “Geceye Övgü” diye bir bölüm ile başlayıp daha ilk satırlardan sizi içine çekiyor. Hükümetlerin düzeni sağlayan mekanizmalarının baskısının daha az olduğunu, dolayısıyla geceleri daha özgür olduğumuzu söylüyor yazar. Bütün gün sistemin bize biçtiği rolü oynuyoruz, gündüzleri hayatta kalıyoruz, geceleri ise yaşıyoruz diyor.. Çok haklı değil mi sizce de? Günün 8-10 saati çalışıyoruz, 7-8 saati uyuyoruz, büyük şehirlerde 2-3 saatimiz yolda geçiyor. Yaşamaya, kendimize ayırdığımız vakit 3-4 saati geçmiyor çoğunlukla fakat kendimizi şarj ettiğimiz, yaşadığımızı hissetiğimiz zaman dilimi de tam olarak bu anlar… Gelelim cehennem mevzusuna.. Yazar totaliter sistemin sürekli bir cennet tasavvuru yaptığını, insanları bununla uyuttuğunu söylüyor aslında. Cehennemi hayal ederken daha özgürce hayal edebiliriz fakat hükümetler özgürce yapabileceğimiz hiçbir şeyi istemezler dolayısıyla da cehennem fikrini, öldükten sonra hesap sorulacağı fikrini unutmamızı isterler, bize hep cenneti hayal ettirirler diyor. “Cehennem kavramının kaldırılmasıyla; ezilenler, kendilerini ezenleri orada hayal etme özgürlüğünden yoksun bırakılmış oluyorlar.” diyor S. 29’da ve cehennem övgüsünün temeli de buna dayanıyor. Çok farklı bir bakış açısı gerçekten de.. Anlayabilmek için iki defa okudum bu bölümü :)) Bu arada şunu da belirtmeliyim ki yazar sadece yöneten kesmin totaliterliğinden değil, kendi içimizdeki totaliterlikten de yakınıyor. Hatta kitabın isminin altındaki başlıktan da anlaşılacağı gibi “Gündelik Hayatta Totalitarizm” konusunu çok güzel işliyor, bizleri çok güzel yüzleştiriyor. İçselleştirdiğimiz, tutsağı olduğumuz totalitarizmi o kadar benimsemişiz ki kendi kendimizin diktatörü olmuşuz fakat bunun hiç de farkında değiliz. İçimizde sürekli konuşan bir ses ile kendi kendimizin Big Brother’ı olmuşuz demek istiyor… Yazarın delilik ile ilgili fikirleri müthişti.. Toplum normlarına uymayan insanların merkezi güçler tarafından psikiyatristler aracılığıyla deli ilan edildiğini fakat delilik sayılabilecek bir şey kitle halinde yapılınca “normal” olarak kabul gördüğünü çarpıcı örneklerle açıklıyor ve buna “kolektif delilik” adını veriyor, bayıldım bu tanıma. Mesela eşcinsellik Amerika Psikiyatri Derneği tarafından delilik sayıldığında da, delilik kavramından çıkarıldığında da hiçbir bilimsel çalışmaya tâbi olmadan totaliter rejimlerin anlık çıkarları doğrultusunda düzenlenmiştir diyor.. Düzen güçleri, bireysel delilikten korkuyor diyor yazar çünkü deliler sorguluyorlar… Yazar günümüz dünyasındaki delileğe ne derdi çok merak ediyorum.. Çünkü kolektif delilik 21. yy’da özellikle sosyal medyanın patlamasıyla o kadar yaygınlaştı ki her yerde ben burdayım diye bağırmasına rağmen farkına bile varamıyoruz çünkü “yeni normalimiz” oldular. Tüketim çılgınlığı olarak gördüğüm, sırf instagramda paylaşmak için günümüz kına gecesi ve düğünlerinde 4-5 gelinlik değiştirmeyene deli gözüyle bakanlardan tutun da ağır şartlarda asgari ücret ile çalışmasına rağmen kredi çekip sırf günümüz güzellik algısı uğruna estetik ameliyatlar olanlara kadar birçok yerde görebiliyoruz bu kolektif deliliği. Düşünsenize 70’li yıllarda sokak ortasında dudakları öpücük haline getirip yarım saat fotoğraf çekinildiğini, deli gömleği giydirirlerdi derhal. :)) Fakat günümüzde artık bu çok normal ve bu tarz şeylere uymayanlar geri kafalı, deli olarak görülüyor… Tabii bunları çevreden bağımsız yapanlar varsa sözüm onlara değil. Eleştirdiğim şey herkes gibi olmaya çalışmak, dayatılan şeyleri sorgulamadan kabul etmek… Cinsel kimliklerimizi de sorguluyor yazar. Biyolojik olarak bir cinsiyetimiz var evet ama totalitarizmin cinsiyeti zihnimizde yarattığını söylüyor. Mesela kızlara pembe erkeklere mavi giydirilir. Bazı davranışlar, bazı kalıplar kadınlara ya da erkeklere özgü görülür ve toplumun dayattığı bu gibi şeylere uymadığınızda garip karşılanır, dışlanırsınız. O kadar haklı ki… Mesela kız çocuklarına bebek, tencere, tabak gibi oyuncaklar; erkek çocuklarına araba, silah, tamir eşyası gibi oyuncaklar alıp büyütüyoruz, ileriki yaşlarında da bu doğrultuda eğitiyoruz. Sonra da kadınlar güzel araba kullanamıyor, erkekler ev işi yapamıyor diye şikayetleniyor ya da yemek yapan erkeğe “light”, musluk tamir eden kadına “Erkek Fatma” gibi aşağılayıcı söylemlerde bulunuyoruz. Neresinden bakarsanız tutarsızca olan, kendi yarattığımız totaliter tabular içinde debelenip duruyoruz… Yazara çok katıldığım bir diğer husus da cinsel kimliklerin kapital sistemlerde birer metaya dönüştürülmüş olması. Magnum reklamlarındaki kadınlardan tutun da Biskolata erkeklerine, otomobil fuarlarındaki seksi kadınlara kadar insanın cinselliği birer reklam aracı olarak totaliter düzence kullanılıyor, pazarlanıyor adeta. Ve işin garibi o kadar alışmışız ki bu duruma kimse de demiyor ben araba alacağım bana ne önünde duran kadının bacak boyundan ya da bisküvi reklamındaki adamın kaslarından diye… Kitaptaki her bölüm üzerine uzun uzun konuşulup tartışılabilir. Ufuk açıcı, beyin yakan fikirler ile dolu: Seç(e)me(me) özgürlüğü, hainlik-kahramanlık, anne-babalık vs vs… Fikirlerinin hepsine katılırsınız katılmazsınız o ayrı mevzu fakat Gündüz Bey’in müthiş bir eleştirel beyni olduğunu, sorgulama yeteneğinin çok geliştiğini her satırda görüyorsunuz. Bütün bunlara rağmen kitabı bitirdiğimde bir eksiklik hissettim. Evet çok haklı birçok konuda tamam ama yazarın kitap boyunca karşı çıktığı birçok şey çözümsüz ve çözülmesi bireysel anlamda imkansıza yakın şeyler. Hani pratikte bir çözüm sunmamış onu geçtim, ki zaten dediğim gibi çoğu çözümsüz konular, bir psikolog olarak bunlarla nasıl başa çıkarız gibisinden herhangi bir öneri de içermiyor. Belki de her bireyin kendince çözüm yolları-başa çıkma yöntemleri geliştirmesinin daha doğru olacağını düşündüğünden kendi fikirlerini belirtmemiştir, bilemiyorum. Fakat bazı insanlar vardır ya hani; her şeyden şikayet eden fakat çözüm adına hiçbir şey yapmayan tipler, kitap bittiğinde öyle hissettim açıkçası. :)) Bence bu kitabı ya seversiniz, ya da gıcık olursunuz. :)) Nötr olunabileceğini sanmıyorum. Ben bazı noktaları eleştirmeme rağmen çok sevdim, iyi ki okumuşum dediğim bir kitap oldu. Eğer yaşadığımız dünyaya, kendi içinize bambaşka bakış açılarıyla bakmak ve yüzleşmek istiyorsanız kesinlikle tavsiye ederim. Ama eğer ben böyle iyiyim, iç huzurumu bozmama gerek yok, “Aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı kaçmasın.” derseniz hiç okumayın derim, çünkü okusanız da sürekli karşı argümanlar üreterek önyargıyla okuyacaksınızdır. :)) Çokça sorguladığımız, bolca düşündüğümüz, farkındalıklı günlerimiz olsun. Herkese keyifli okumalar diliyorum…
Edebiyat
Cehenneme ÖvgüGündüz Vassaf · İletişim Yayınları · 202512,9bin okunma
·
1 +1'leme
·
843 Gösterim
7 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Emeğinize yüreğinize kaleminize sağlık çok güzel içten bir inceleme olduğu gibi,kitabın içeriğinine yönelik kendi düşüncelerinize de yer vermişsiniz.. Bir çok yerde size katılıyorum👌 Kaleminiz daim olsun Emine İnen hocam🤲📚☕, 🌹
Emine İnen
Gönderi Sahibi
@EBruhaLa Çok teşekkür ederim Ebru Hanımcım değer verip incelememi okuduğunuz ve güzel yorumunuz için. 🙏😇 Benzer fikirleri paylaşıyor olmamız da çok mutlu etti beni 🥰 Nice kitaplarda buluşmak dileğiyle.. 🌸💜
Eline emeğine sağlık Emine İnen dolu dolu bir inceleme olmuş. Hepimiz toliterlikten yakınıyoruz ama bireysel olarak da beğenilme isteği duyuyor kendimiz totaliterlik yapıyoruz. Kollektif delilikte de aynı şekilde insanın sosyal varlık olması ve topluma ayak uydurmaya çalışması, hatta bizlerin de herkes yapıyor, artık normal, onlar eskidendi demelerimiz birer örnek olabilir. Çok uzatmayayım üzerinde saatlerce konuşulabilecek bir eser. Unutmadan yazar cevapların hazıra konmadan kişisel olarak bulunmasını amaçlamış olabilir 🤣 mesela sinirli biri bağırarak kendini rahatlatırken başka biri ise susarak kendisini rahatlatır gibi... 😉 Yani cevaplar da kişiden kişiye değişebilir.
Emine İnen
Gönderi Sahibi
Ali Osman Gökbulut Çok teşekkür ederim her seferinde değer verip okuduğun için 🙏🌼 Kesinlikle katılıyorum birçok konuda hemfikiriz. Yazarın amacı konusunda da katılıyorum. Eğer yönlendirme yaparsam eleştirdiğim şeyin aynısını yapmış olurum diye düşünmüş olabilir. Tekrar teşekkür ediyorum güzel yorumun için canım arkadaşımm 🫶🏻😇
Kankam her kelimen cümlen beni çok çok mutlu etti çünkü şöyle bir durum var benim en sevdiğim sweetim pembe ve bunu giydigimde özellikle kız rengi gitmişsin diye şaka yollu takılıyorlar bende bu kadar kit olmayın cinsiyetin rengimi olur be diyorum öyle bir algiyla büyümüşler ki çocuklar büyüdüklerinde hep bir önyargi ve dayatma üzerine ilerliyorlar.Erkek adam ağlamaz , pembe kadın rengidir , erkek adam kekli kahveli telefon kılıfı mi kullanir gibi bir sürü şey. Erkeklerde kadında farkına varamiyor bunun.Benim en sevdiğim renk mor mesela ama hep dalga geçerler diye bu zamana kadar hep mavi dedim insanlara ama artık umrunda değil beni tanıyan bilen bilir. Bu incelemen , emeklerin için teşekkür ederim kankam kitaplığımda kitap mevcut bende okuycam tam benlik bir kitapmış.Daha nice incelemelere💜🙏🏼
Emine İnen
Gönderi Sahibi
Yücel Ünal Ahahahhaha adam adam 😂🫠🫶🏻
Canimmm ikizim harika yorumların sayesinde okuma sevkimiz artıyor, daha nicelerine 🌸 Kütüphane de okunacak listeye bir yenisi daha eklendi 🫶🏻
Emine İnen
Gönderi Sahibi
Gül Batur Canımm benimm 🫠🌸 Okunacak nice kitaplara diyelimmm 🙏😍❤️
Cehenneme Övgü” ismi ticari bir çeviri tercihi değil, doğrudan yazarın seçtiği isimdir. Gündüz Vassaf’ın “Cehenneme Övgü” adlı kitabı ilk olarak 1987 yılında Türkçe olarak yayımlanıyor… kitap yıllar sonra yurt dışında da ilgi gördüğü ve yabancı dillere de çevrildiği için ilk olarak İngilizce yazıldığını sanabiliyor. Ancak bu doğru değil. Bunun dışında genel olarak incilemenizi okumak keyif verdi elinize sağlık:)
Emine İnen
Gönderi Sahibi
Serhat Tamamdır şimdi anladım demek istediğinizi. Fakat önceki yorumunuzda “İlk olarak 1987 yılında Türkçe olarak yayımlanıyor” şeklinde yazmışsınız ve devamında da “ilk olarak İngilizce yazıldığı sanılabiliyor.” şeklinde bir ifade kullanmışsınız. İkinci yorumunuzda düzelttiğiniz gibi Türkçe olarak 1992’de yayımlanıyor. Yani sizin de okumak istediğiniz, 1987’de İngilizce olarak yazılan orijinaline yazar tarafından “Prisoners of Ourselves” ismi verilmiş. Dolayısıyla yayınevi ve çevirmenler Türkçe’ye Cehenneme Övgü diye çevirmişler ki “yazarın bilgisi dahilinde bile olsa” diye incelememde de parantez içi belirtmiştim. Bunu belirtmemin sebebi de Türkçe’ye çevrilebilir kitaba çok uygun bir ismi olmasına rağmen daha çarpıcı bir isim bulma ve yazara böyle bir çeviri ile gidilmesi. (Eğer yazarın kendisi Türkiye’de orijinal değil de bu isimle yayınlamasını istediyse bu sefer yazar ticari kaygı gütmüş olarak yorumlarım.).. Bunu ticari kaygı olarak görüyor olmam da tamamen benim yorumum, bu durumdan yine incelemem de belirttiğim gibi bir edebiyatsever olarak ciddi bir rahatsızlık duyduğum için uzun uzun bahsettim. Umarım birbirimizi anlayabilmişizdir. 🙏😇 Yorumlarınız ve katkınız için teşekkür ederim tekrardan Serhat Bey, keyifli okumalar. ✨☘️