Gözlerimi ona kaydırdığımda anlık olarak bakışlarını yakalamıştım, hemen gözlerini kaçırdı. Yanaklarında oluşan pembeliklerin bana özel bir şey olduğunu düşündüm, dudaklarının kenarında oluşan kıvrımın içten bir gülümseme olduğunu da. Yürüyoruz. Meali "Zamanımı seninle geçirmek istiyorum." olan "Bir şeyler yapalım mı?" soruma karşılık hayvanat bahçesine gitme fikrine itiraz etmek istesem de edemedim, hatta düşüncelerimi kenara bırakıp çok sevindim. Haliyle buluşmadan 3-4 saat öncesinden hazırdım bile.
İlk kez seviyorum birini, yani ilk kez aşık oluyorum. Yirmi yedi yıl birine aşık olamamak ya da olmamak göğsümde taşıdığım bir madalya gibiydi. Sürekli yeni sevgili edinip ayrılan arkadaşlarıma gösterip dururdum bu madalyayı. Onların boş işlerle uğraştıklarını, hayatta birine bağlanmak kadar salakça bir şey olmadığını papağan gibi tekrar ederdim. Bunu bir arkadaşıma en son 1 ay önce söyledim, 2 hafta sonra aşık oldum işte. Bu kadar hızlı "salakça" bir şey yapacağımı, birine tutulmanın, daha doğrusu tutunmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacağımı tahmin edemiyordum. Şu aşk olayının en güzel yanı ise nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini ve ne zaman fark ettiğimi anlayamamam. Sürekli göz ucuyla ona bakma isteği, yüz yüze gelince kasıntı kasıntı havalara girip onu etkilemeye çalışmam, bazen onu düşünüp yapacağım işi unutmam. Bunlar kendiliğinden gelişen şeyler, fark edince utanıyorum.
İlk "Bir şeyler yapalım mı?" sorusunu geçen hafta sordum. Biraz şaşırdı, neden der gibi baktı. Sanırım giriş için yanlış bir soruydu, "Ee ne yapacaksın bu akşam, planın var mı?" gibi bir şey sormalıydım. Tabii bunu düşünebilecek aklımı yitirmediğimden emin değildim, birden soruverdim böylece. Pazar günü müsaitmiş, tiyatroyu çok seviyormuş, o gün de çok sevdiği bir oyun varmış, gidebilirmişiz. O bunları söylerken ben kendi kendime çeviri yapıyordum, cümleleri ilk söylediğinde anlayamamıştım. Pazar günü gittik oyuna. Şu an oyunun adını bile hatırlamıyorum, ne hormonlar salgılandı da benim hafızama sadece onun yüzünü kazıyıp, geri kalan her şeyi sildi bilmiyorum. Zaten ona aşık olduğumdan beri cahilim. İki haftadır hiçbir şey bilmiyormuş gibi hissediyorum. Bilgisayarın başına geçince aval aval bakıyorum, ona baktığımda ise işine odaklanmış, çalışıyor. Bu iş yerine geldiğimde o var mıydı yok muydu onu bile hatırlamıyorum. Bir teknoloji firmasında yazılım mühendisiyim. O ise bilgisayar mühendisi. Ne zamandır burada çalıştığını bilmiyorum ama son iki haftadır şirkette varlığından eminim. O pazar gününü inkar edenler olursa afaroz ederim, bundan da eminim. Pazar gününün tarihini takvime "bir ilk" diye not ettim. İnsanların özel günlerini niye unutmadıklarını, niçin kutladıklarını şimdi anlıyorum. Doğum günleri, ilk buluşma, tanışılan günler, evlilik yıldönümleri hep o kişinin, o sevdiğin kişinin hayatına girmesini kutladığın gün. Birini hayatına girdiği için kutlayıp, sevindirmeye çalışıyorsun. Doğum günlerini saçma bulurdum, artık mantıklı bir sebebi var. Yirmi yedi yıldır bunu nasıl anlamadım diye kendimi yırtasım var.
Hayvanat bahçesinin kapısına geldik, hemen biletleri alıp girdik. Hayvanların hapsedilmesini canice bulurum, halen de öyle düşünüyorum. Birkaç hayvanı gördükten sonra keşke itiraz etseydim dedim, gelmiştik artık, diyemezdim. Artık sevgililerin yaptıkları saçma şeylere kızmayacağım, daha ben yanlış bulduğum şeylere itiraz edememiş ve yapıyorken nasıl kızabilirim. Yaptıkları saçma şeyler benim için halen saçma, orası ayrı. Hayvanları gördükçe üzülüyor, yeri geliyor şaşırıyordum ama ona bakınca hayvanları da unutuyordum. Bir ara merdiven çıkarken koluma girdi, umarım titrememi fark etmemiştir diye dua ediyordum. Hayvanat bahçesinden çıktık, yürürken biraz işlerden bahsettik, biraz da güncel meseleler derken konu evliliğe geldi. Bir insan ne zaman evlenmeli, boşanmalar niye çok gibi sorulara cevap aradık, daha doğrusu o aradı. Çünkü ben fikirlerimi çoktan unutmuştum. Zaten fikirlerim şu an değişim aşamasındaydı, kaçamak cevaplar dışında bir şey diyemedim.
Aniden durdu yolda. Elini göğsüme doğru yaklaştırdı. "Deniz," dedi "üzülmeni istemem ama... Bizden pek olacağını... Yani düşünmüyorum ben. Üzülme ama sen..." Ağzımı araladım, ben daha sevdiğimi söyleyemeden red cevabı almıştım, ne diyebilirdim ki. "Anladım," diyebildim. Kısa bir vedalaşma oldu, kendine iyi bak dedi, bu bir eleştiri miydi ya da veda cümlesi mi kestiremedim. Dönüp kendime bakmam mı gerekiyordu, ben yoksa ben değil miydim ki?
Gülümsedim. İnsan insanın sahibi değildi ki, insan duygularının sahibiydi,yeri geliyor ona da sahip olamıyordu. O yanımda olmadan onu sevebilirdim. Dalları olmayan, gelişemeyen bir ağaç gibiydi sevgim. Belki çürür, ölürdü ağaç, bir ay, bir yıl, on yıl sonra; belki de kıyamet kopana kadar bağlanırdı toprağa, yaşardı, bunu nerden bilebilirdim. Bir kere aşık olmuştum artık, cahildim.
Kaldırımın ortasında bir direk gibi durduğumu fark ettim. Yakındaki büfeye doğru su almak için yöneldim. Boğazımdaki düğümleri başka nasıl çözebilirdim, bilmiyordum.