1000Kitap Logosu
Fatih Karakaya
TAKİP ET
Fatih Karakaya
@Fatihkrky
Okur.
Veteriner Hekim
Ankara Üniversitesi
Ankara
Kayseri
128 okur puanı
28 Şub 2017 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
102
Kitap
11
İnceleme
228
Alıntı
23
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Fatih Karakaya
tekrar paylaştı.
Ocak Ayı Öykü Etkinliği (2-31 Ocak 2022)
ÖYKÜ (ler) ---------- 1.Filiz - BiR KADIN SORAYA - #151007203 2. Çetin Öcalan - Esir - #151373257 3. tabula rasa - istila - #152433179 Merhabalar, iyi pazarlar , mutlu yıllar ve güzel ocaklar. Geçen yıl yeni bir başlangıç demiştim yılbasında, bu yıl ise sağolsun ümit filan bırakmadan geldi çabucak. Ben de 2-3 aydır öyküden biraz uzaklaşmış ülke rutinine ayırmıştım galiba etkinlikleri biraz. Geç olsa da fark ettim bir anlamı olmadığını. Diğer şeyleri bırakıp hikayeye yoğunlaşmanın zamanı geldiğini düşünüyorum bir parça. O yüzden bu ay etkinliğe katılmak isteyenleri bir parça zorlayacağını düşündüğüm bir tema buldum. Zorlamaktan kastım temanın durum hikayelerine fazla uygun olmaması ve genel olarak daha farklı bir kurgu gerektirmesi. Bu ay KORKU/GERİLİM temalı öyküler yazacağız (Birinci çoğul:) İsteyen B-sınıfı Filmler gibi kıpkırmızı bir öykü yazar, isteyen dabbemsi üç harfli korku filmlerine özenir, isteyen evdeki baba korkusunu hissettiren bir durum hikayesi dener (Kendimle çeliştim yine:), isteyense yaşamaktan korkar önemli değil. Yazdıklarınızla bir şeyler hissedip, insanlara o hissi verebilirseniz dahil olabilirsiniz etkinliğe. Öykülerinizi 31 Ocak 2022 tarihine kadar bu iletinin altında paylaşabilirsiniz. kurallarımız belli, tema uyacak ve paylaştığınız metin öykü yazım türüne girecek. İsmin vermek istemeyenlerin öykülerini daha önceki aylarda olduğu gibi ben paylaşabilirim. Başka sorunuz varsa buradan ya da mesajla sorabilirsiniz. Kolay gelsin herkese.
20
67
Fatih Karakaya
tekrar paylaştı.
157 syf.
·
8 günde
·
8/10 puan
Mitolojik Ama Bizden Bir Hikaye
"Korkma çocuk, biz o cennete hiç alınmadık." 1981 doğumlu, Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi bölümünü bitirmiş, bu romanından önce Bitki Mitosları, Hayvan Mitosları ve Su Mitosları kitaplarını yayımlamış, kısacası Mitoloji dünyasına hakim olan ve bu dünyadan bazı parçaları bir romanla yansıtmak isteyen bir yazar Deniz Gezgin. Kitaba da Mitoloji'de ve dinlerde yer tutmuş şeytanın, şeytan olma hikayesiyle ve şu cümleyle başlıyor: "Şeytan yükümüzü sırtlanan günah keçisi değilse nedir?" Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan kitabında şöyle der ana karakter: "İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerinin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimizdeki şeytan diyordum..." Bir kasaba düşünün, buradaki insanlar her olumsuz şeyde içlerindeki şeytana dönüp bakmıyorlar, o şeytanı dışarıda arıyorlar. Aslında çok da yabancı gelmedi değil mi? Bu insanlardan etrafımızda da var, hatta yeri geliyor, bir bakmışız biz de bir şeytan buluvermişiz. Şeytan demeseler bile birçok sıfat kullanırlar insanlar: Mesela cinlerin en güçlüsü ve korkuncu anlamına gelen "İfrit". Kitabın başlarında kasabadan bir kesit seyrettiriyor bize Gezgin. Kesitin içinde de kasabayı ve kasabalıyı biraz tanıdıktan hemen sonra uğursuz bir misafir misali geliyor Adile, İfrit Adile. Adile'den sonra da oğlu geliyor: İsrafil. İşte bizim 'Ahraz'ımız. Kitabın gerisine ve de geneline spoiler da vermeden kitapta önemli gördüğüm birkaç şeyden bahsederek göz atmaya çalışacağım: 1) Toplumdan Dışlananlar: Kitabın girişinde boşuna günahlarımızı yüklediğimiz şeytan ifadesi yazmıyor. Bir toplumda kötü ya da suçlu birileri olmak zorunda mıdır? Değildir ama bir toplumda kötü birileri olmasa bile o toplumun kötüsü muhakkak aranır bulunur. Bu kişiler de genelde o topluma ayak uydurmayanlar veya farklı olanlardır. (Rizeli Deli Şevki'nin dediği gibi, "Kimseye boyun bükmeyip, kimseye zarar vermeyen adama deli derler," burada da deli değil şeytan, İfrit diyorlar.) Adile bir hüviyeti bile olmayan, vücudunda kabuklara (deniz kabuklusu) sahip, farklı bir insan. İsrafil de onun oğlu, üstelik "Ahraz", yani sağır ve dilsiz. E bu hurafesi, batıl inancı bol bol olan kasaba insanı bu kişileri dışlamasın ne yapsın. 2) Kullanılan Mitler ve İsimler: Mitolojiye hakim biri değilim. (Zaten genç bir insanım, çoğu konuya hakim olacak kadar da okuyamadım henüz.) Muhtemelen bu sebeple yazarın kitaba yedirdiği çoğu mitolojik unsuru da fark edemedim ancak girişte şeytan hikayesi, denizden ve ağaçtan(topraktan) gelme, Yusuf'un anlattığı hikayeler vesaire, bunları fark edebildim ve bu konuda en tatminkar olduğum durum da isimlerin seçimi oldu: Adile, İsrafil, Yusuf, Marika. Kİtapta da bu isimlerin neden seçildiği - özellikle de İsrafil'in ismi - güzel bir şekilde metne yedirilerek açıklanıyor. 3) Yazarın Dili: Kitap gerçekten farklı bir anlatıma sahip. Bazı bölümlerde okumayı yavaşlatacak şiirsel denebilecek bir dil kullanılsa da kitabın genelindeki dil gayet akıcı, okuyucu kendine çeken ve hikayede tutan bir dil. Bu yönden bu kitap bir ilk roman olmasına rağmen, yazarı tebrik etmek gerek. 4) Sürü Psikolojisi: Kitapta toplumun nasıl hareket ettiğini gösteren olaylar iyi aktarılmış. Bir suçlu ya da şeytan - ne derseniz deyin - bulunduğunda yahut herhangi bir toplumsal olayda kıvılcım nasıl oluşur, olay nasıl büyütülür ve çarpıtılır ve sürü haline nasıl gelinir, kitapta bunu kavrayabiliyoruz. Bu aklıma, adını hatırlayamadığım bir deneyi getirdi: Deneyde, denek olan kişi sayısı bir. Bu kişiye 6 kişiyle beraber zeka sorularının sorulduğu basit ve kısa olan bir teste sokulacağı söyleniyor, ancak bu denek dışındaki kişiler önceden ayarlanmış kişiler. Deney şöyle gerçekleştiriliyor: Bu yedi kişi biraraya getiriliyor ve bu kişilere hepsinin göreceği şekilde, üzerinde belirli uzunlukta ve birbirine paralel çizgilerin bulunduğu bir kağıt gösteriliyor. Başta duran bir çizgi var, farklı uzunluktaki diğer üç çizgiden hangisinin bu çizgi ile aynı uzunlukta olduğu soruluyor. Tabii burada ayarlanmış kişilerin yanlış cevap vermesi ve birbirleri için uyum göstermeleri isteniyor. Sırayla herkesin cevabı sesli bir şekilde söylemesi gerekli. Bu arada deneğimiz ortada oturuyor, yani kendisinden önce ve sonra cevap verenler var. Denek diğerlerinin yanlış cevaplarına rağmen 1. ve 2. soruda doğru cevap veriyor. Ancak üçüncü soruya gelinince o da diğerlerine uyup doğru cevabı bilmesine rağmen yanlış cevabı söylüyor. Bu deneyi birçok kez farklı kişilerle denemelerine rağmen hep aynı sonucu almışlar: Sürü psikolojisi kazanır. Kitapta da bu durum çok iyi yansıtılıyor. Tabii burada etkili olan şeylerden biri de halkın hurafelere ve batıl inançlara sıkı sıkıya bağlı olması. 5) Aşk. Bir Ahraz'ın Sevdası: Kitabın ortalarından sonra kitaba çok güzel iki karakter katılıyor ve onlarla beraber çok güzel bir olay da giriyor. Deniz Gezgin bize hayatın her yönüyle bir hayat olduğunu aktarıyor. Ahraz'ımız, hem Ahraz hem de en temiz duygularıyla bir âşık. Hem de ona özlemini çekemeyecek kadar âşık. Romanda komşu ülke ilişkilerine, bununla beraber birarada yaşamış ama birbirine yabancı kılınmış topluluklara, insanların yabancı algısına, paraya, duyguların en hareketlisi merak duygusuna da vurgular yapılmış. Eksi Yönleri: Maalesef kitap çok güzel ilerlemesine rağmen sanki sonu çabuk getirilmiş. Finalinin daha uzun ve etkili olacileceği inancındayım. Bunun yanısıra Adile'nin iç dünyasına biraz uzak kaldım, bu karakterin biraz daha anlatılması gerekirdi. Ahraz... Bende güzel olarak yer eden bir roman oldu, okunması gereken kitaplardan birisi.
Ahraz
8.4/10
· 3.385 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
6
27
Fatih Karakaya
tekrar paylaştı.
kardeş
Odanın kapısını tıklatıp içeri girdim. Kardeşim Kadir, yatağının üzerinde bağdaş kurmuş, kafası önde oturuyordu. Kafasını kaldırdı, "Buyur ağabey," dedi. Gözlerindeki hüznü görmüştüm, nasılsın demeye korktum, "Ne yapıyorsun gardaşım oğlan?" dedim. -Hiç. Oturuyorum öyle ağabey. -Canın sıkkın senin. Ne oldu, anlat bakalım? -Bir şey yok ağabey, yoruldum da, öyle oturuyorum işte. -Kadir, ben senin ağabeyinim. Senin hissettiklerini gözlerinden okurum. Canını sıkan bir şey var. Aşık mı oldun lan yoksa? -Keşke o olsa ağabey. Gerçi o olsa bile sonucu aynı olur. İnsanlar ağabey, insanlar canımı sıkıyor. -Niye? -Sabahın köründe kalkıyorum, önce metroya biniyorum sonra otobüse. Her ikisinde de insanlar değişik değişik bakıyorlar. Yani değişik demeyim de, bakıyorlar ağabey. Rahatsız oluyorum. Benim elimde, yüzümde, vücudumda ne var bilmiyorum. İnsanların bakışlarından bunaldım. Sonra okula gidiyorum, orada da aynı. İşin en kötüsü de iyi mi bakıyorlar kötü mü bakıyorlar bilmiyorum. Şimdi sen umursama diyeceksin, haklısın da. Ama insanlarla göz göze gelince nasıl umursamayacağım ağabey. Niye böyle bakıyorlar? Çirkin miyim, yakışıklı mıyım, ondan bile emin değilim. Yolculukta tek rahat ettiğim zaman, oturursam kitap okurum, işte o ara. Kendimden utanıyorum ağabey. Son kelimeyi söylerken sesi çatallaşmıştı. Ağladı ağlayacaktı ama kendisini tutmayı bildi. Gözleri yorganda, elleri dizlerinin üstünde ritim tutuyordu. Bak, senin kardeşin diyerek kucağıma verdikleri günün üstünden ne kadar zaman geçmişti ki. Şimdi sakallarına bakıyorum, benimkilerden daha uzun. Ablamızın, "bak bu oğlan senden çok can yakar, kızlar peşinden eksik olmayacak" dediğini hatırlıyorum. Kadir'in sevgilisi olmadı, hiçbir kızı sevmedi, sevdiyse de bize söylemedi. Hep sessiz, sakin birisi oldu. Bir sürü anı daha kafamdan geçiyor. Ne yapacağımı bilmiyorum, ne söyleyeceğimi. Ablam olsaydı, sakin sakin anlatırdı ne olması gerektiğini. Niye evlendin ki abla? İnsan, azarını yemeyi bile özlüyor. Kafamı toparlamaya çalışıp, derin bir nefes verdim, söze başladım: -Kadir'im, insanlar meraklıdır. Hele ki yakışlıysan, gözlerini senden alamazlar. Bak sen dedin, umursamamak gerek. -Ağabey, yakışıklı filan değilim. Olsam, bir kız bile severdi beni. O çok umrumda da değil. Tamam, insan bir şekilde sevilmek istiyor ama alışıyorsun. Asıl dışarıdaki insanlar beni düşündürüyor, geriyor. Düşüncelerin hiçbir önemi yokmuş gibi davranıyorlar. Ne düşündüğüne değil, nasıl göründüğüne bakıyorlar. Sakalın uzunsa şucusun, küpe takarsan busun, bir sürü şeyler daha. Kadınlar için daha beter durum zaten. Giydiği kıyafetten, sürdüğü ruja, attığı kahkahadan yürüyüş şekline kadar her şey tartışmaya, puanlandırılmaya ve en kötüsü etiketlenmeye açık. Ben bundan; insanı yiyen, ifadelerinden her daim hoşnutsuzluk akan insanların bakışlarından bıktım. Sadece dışarı çıktığım an denk geldiğim bakışlar olsa. Şu içine ettiğim sosyal medyasından da bunaldım. Orada yaftalanmak için hiçbir şey yapmana bile gerek yok. Eğer birileri ile aynı düşünceyi savunmuyorsan, o birileri için senden kötüsü yok. Sonra... Yemek mi yiyorsun, fotoğrafını at, kitap mı okuyorsun, fotoğrafını at, bir yere mi gittin, fotoğrafını at, bokunda boncuk mu buldun, fotoğrafını at. Hemen her fotoğrafta mutluluk saç. Mutlu değilsen 'kötüyüm' yaz, 'umrumda değilsin ama laf yememek için sorayım dedim' anlamına gelen 'ne oldu canımın içi' yazan onlarca insan olur. En sonunda 'umursama ya' ile biter. Muhteşem bir sahtelik var ağabey. Mesafeli yaklaşmak ya da saygılı olmak değil bahsettiğim. Çok fazla abartı, çok fazla sahtelik var ağabey. Canımı sıkıyor bu, en çokta insanların ne düşündüğünü bilememek. Herkes mükemmel ama ben kusurluymuşum gibi bakan o gözler. Düşünmemek için kendimi yırtsam bile olmuyor, her zaman karşıma çıkıyor. -Peki bunun çaresi nedir hiç düşündün mü Kadir? -Bilmem, gözyaşıdır belki. Omzuma kafasını öyle hızlı yasladı ki, halen unutamam o anı. Omzumda halen gözyaşları durur gibi. Sımsıkı sarıldım ona. Hıçkırıkları göğsüme ok gibi saplandı. En sonunda rahat bir nefes verdi. Gülen gözlerle ona baktım: -Ulan başlarım onların bakışlarına, senden kıymetli mi be? -Değil ağabey. Gülümsemesini gördükten sonra bir kez daha sarıldım. Şimdi rahatlamıştı, güzel bir uyku çekerdi. İyi geceler deyip odasından çıktım sonraki günlerin ne getireceğini bilmeden. Birkaç ay sonra Kadir'in suratının düşmesini, notlarının düşmesine bağladım. Sigaraya başladığında bizimkiler başta çok kızdı, ben de kızdım ama sonra ses etmedik. Yeter ki iyi olsun, mutlu olsun da bir sigarayı görmezden gelelim diye düşündük. Eve sarhoş geldiğinde bizimkiler uyumuştu da gizlice odasına taşımıştım. Bir müddet sonra fakülteye gitmemeye başladı, elimde notlarım var diyordu. Kadir çökmeye başlamıştı. Kızıp, bağırınca bile sesi hiç çıkmıyordu. Şu hastane koridorunda duran akrabalara bakıyorum. Ağızlarındaki 'cık cık'larını da alıp defolup gitmelerini istiyorum. Hiç beklemiyorlarmış Kadir'den böyle bir şey. Çünkü hiçbir zaman "Okul nasıl gidiyor?" dışında bir şey sormadılar bugüne kadar. Onlar için Kadir(ben de dahil) ve tüm akrabaların çocukları meslekleri olan birer insandan ibaretler. Gözyaşlarımdan ve uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözlerime bakıp geçiyor önümden insanlar. Kadir'im seni öyle anlıyorum ki. Ama ben de insanım Kadir, gözyaşlarından ibaret değil ki çareler, sarılmak da var. Ben de insanım ve senin ağabeyinim, sana doya doya sarılmak istiyorum ben. Şu karşımda ki kapıyı tıklatıp girmek istiyorum ve sana sarılmak istiyorum. İzin vermiyorlar. Seni en son gördüğümde ağzında borular, etrafında bir sürü kablo. Çıkar şunları sarılayım Kadir. İntihar etmek de neyin nesi. Bak şu an akrabalara da hak verdim: Sana hiç yakışmadı Kadir. İyileşecek dediler, yağmurlu havada toprak zemine düşmesi çarpmanın şiddetini azaltmış. Daha ne kadar bekleyeceğiz, bilmiyorum. Sonsuza kadar sürse sonsuza kadar beklerim. Ablam, annemle babamı dışarı çıkardı ama akılları tamamen bu koridorda. Ben de arada dışarı çıkıyorum. İnsanların bakışları öyle ki, yakıyor canımı. İnsanları yeni fark ediyorum ben. Sanırım Kadir'in bizden farklı olan yanını anladım: Kadir insanlara kıymet veriyordu. Düşünüyorum da hayatımdaki en değerli şey de bu: İnsana, insan olduğu için değer veren bir kardeş.
9
60