Uzun bir aradan sonra Merhaba Sevgili 1000kitap ailesi :)
Kitabı, bir twitter kullanıcısının paylaşımı sayesinde keşfettim. Okurlar kitapların kaderini değiştirebilir. Daha önce de söylemiştim. Nitekim o paylaşımdan sonra kitabın stokları tükendi. Bazı 'sahaflar' karaborsa yapmaya başladı. Neyse ki mayısta yeniden basılacağını duyurdular.
Kitaba gelecek olursam, bu ilgiyi fazlasıyla hak ettiğini düşünüyorum. Merakımdan alelacele pdfsini bulup okudum. Ama daha sonra sakin kafayla tekrar okuyacağım mutlaka.
Kitabı bir noktada Yazmak Eylemi - Biçem Alıştırmaları kitaplarına benzettim. Bu kitapları okumuş olanlar bahsettiğim şeyin ne olduğunu anlayacaktır. Şimdi ben açıkça söylersem işin sürprizi kaçar. Şaşkınlık ve heyecanla okudum. Aslında 3 kitap olan seri tek kitapta toplanmış. İyi ki de öyle olmuş :) Diğer kitapları bulup okuyana kadar merakımdan helak olabilirdim.
İlk kitap Büyük Defter;
Korku filmi gibi başladı. Okurken çok kötü hissettim. Savaş sırasında anneannelerine bırakılan ikizlerin gündelik yaşamlarını okuyoruz. Birbirlerinden asla ayrılmıyorlar. Hayatlarını kendilerine göre bir okula çeviriyorlar. Öğrenme şekilleri deneylere dayalı. Yemek yememe araştırması, konuşmama araştırması vs gibi isimler veriyorlar bu deneylerine. Dilencilikle ilgili yaptıkları deneyde bu kısmı çok beğenmiştim. #203659875
Ne ağdalı bir dil ne betimleme. Dümdüz sade bir anlatımla şahit oluyoruz her şeye. Olayların çarpıcılığı bir yana. Bu sadelik mi çarpıyor insanı bilmiyorum. Ama sonuç olarak Büyük Defter kısmını tüylerim diken diken okudum.
İkinci kitap Kanıt;
İkizlerin yolları bu noktada ayrılıyor. Anneannenin evinde kalanın hikayesi devam ediyor bu kısımda. İkizinden daha önce hiç ayrılmadığı için yaşadığı bocalama, tek başına neyi nasıl yapacağını bilemeyişi
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Bir zamanlar düşüncelerimi de yansıtma imkanı bulduğum minik hikayeler yazardım. Sonra hayatım, önceliklerim değişti. Daha az okur ve hiç yazmaz oldum. Bu niteliklerimi nasıl tekrar kazanabilirim bilmiyorum. Ancak 1K'nın bana kattığı güzel özellikleri özlüyorum. Daha çok okuyabilmek ve bir şeyler karalayabilmek dileğimi de şuraya bırakıyorum.
Gözlerimi ona kaydırdığımda anlık olarak bakışlarını yakalamıştım, hemen gözlerini kaçırdı. Yanaklarında oluşan pembeliklerin bana özel bir şey olduğunu düşündüm, dudaklarının kenarında oluşan kıvrımın içten bir gülümseme olduğunu da. Yürüyoruz. Meali "Zamanımı seninle geçirmek istiyorum." olan "Bir şeyler yapalım mı?" soruma karşılık hayvanat bahçesine gitme fikrine itiraz etmek istesem de edemedim, hatta düşüncelerimi kenara bırakıp çok sevindim. Haliyle buluşmadan 3-4 saat öncesinden hazırdım bile.
İlk kez seviyorum birini, yani ilk kez aşık oluyorum. Yirmi yedi yıl birine aşık olamamak ya da olmamak göğsümde taşıdığım bir madalya gibiydi. Sürekli yeni sevgili edinip ayrılan arkadaşlarıma gösterip dururdum bu madalyayı. Onların boş işlerle uğraştıklarını, hayatta birine bağlanmak kadar salakça bir şey olmadığını papağan gibi tekrar ederdim. Bunu bir arkadaşıma en son 1 ay önce söyledim, 2 hafta sonra aşık oldum işte. Bu kadar hızlı "salakça" bir şey yapacağımı, birine tutulmanın, daha doğrusu tutunmanın nasıl bir şey olduğunu anlayacağımı tahmin edemiyordum. Şu aşk olayının en güzel yanı ise nasıl olduğunu, nasıl geliştiğini ve ne zaman fark ettiğimi anlayamamam. Sürekli göz ucuyla ona bakma isteği, yüz yüze gelince kasıntı kasıntı havalara girip onu etkilemeye çalışmam, bazen onu düşünüp yapacağım işi unutmam. Bunlar kendiliğinden gelişen şeyler, fark edince utanıyorum.
İlk "Bir şeyler yapalım mı?" sorusunu geçen hafta sordum. Biraz şaşırdı, neden der gibi baktı. Sanırım giriş için yanlış bir soruydu, "Ee ne yapacaksın bu akşam, planın var mı?" gibi bir şey sormalıydım. Tabii bunu düşünebilecek aklımı yitirmediğimden emin değildim, birden soruverdim böylece. Pazar günü müsaitmiş, tiyatroyu çok seviyormuş, o gün de çok sevdiği bir oyun varmış, gidebilirmişiz.
İnsan yalnız kaldığını hisseder çoğu zaman. Konuşacak, derdini anlatacak tek bir kişinin, tek bir dostunun bile olmadığını görür. Tek başınadır koca hayatta.
Bugün ise sizlere yazacağım ileti bundan biraz farklı. Üzerimde bütün o yorgunlukla beraber taşıdığım sorumluluğun ve hissettiğim bütün o gözyaşlarının hatırına yazacağım. Toplumsal Baskı denilen lanet şeyi yaşayanlar var aramızda.
Örneğin küpe taktığı yahut saç uzattığı için ailesi tarafından hor görülen, kavga edilen ve aileden dışlanma boyutuna kadar giden erkekler...
Başına taktığı o eşarbı çıkarmak isteyip de aile baskısından ötürü yıllarca çıkaramayan kadınlar...
Heteroseksüel olmadığı için dövülen ve daha da kötü şartlarda yaşamaya zorlanan nice insan var.
Uzun uzun yazıp bir sürü örnek verebilirim. Üzücü ama yaşanılan çok fazla acı var ve bunları yaşayan insanlar yapayalnız hissediyor. Hor görülen, dışlanan, şiddete uğrayan nice insan ve bunlar sırf fikirlerinden ötürü bunları yaşıyorlar.
Diğer insanlar gibi düşünmedikleri için...
Diğer insanlar gibi hissetmedikleri için...
Diğer insanlar gibi yaşamadıkları için...
Diğer insanlar gibi giyinmedikleri için...
Diğer insanların inandıkları Tanrı'lara inanmadıkları için...
Yalnız ve bir başına hisseden bir sürü insan var.
Bunları niye mi anlatıyorum? Bundan sadece ama sadece bir yıl önce Konya'da bir gece yarısı sokağın ortasında "Ben ne yapacağım ya!" diye haykıran birisi söylüyor bunları. Tüm o insanların yaptıklarından, çektiği acılardan, dışlanmalardan, üzüntülerden boğulan ve çıkış yolu bulamayan birisi söylüyor.
Hiç kimsem olmadığını düşünüyordum. Tek başımaydım bir sürü insanın yanında, ağlayacak ne bir omuz vardı yanımda ne de beni teselli edecek tek bir kişi.
Ben yine de kendimi bir şekilde kurtardım tabii ki. Bu iletiyi de paylaşma nedenim bundan