Merhabalar, ben Sülde Yine bir incelemeyle buradayım. Yazarın çıkan olaylarından sonra kitabın gerçekten nasıl bir şey olduğunu anlamak adına ilk işim kitabı edinmek oldu. Çıkan olaylardan ayrı olarak hiçbir önyargı beslemeden kitabı okudum. Aslında okumadan önce düşüncem ithafı ve İkbal Uzuner'in adını kullanmasıyla kitabın sonundaki olayın çelişkisini en çok eleştireceğim yer olacağı yönündeydi ama kitabı okurken böyle olmayacağını net bir şekilde gördüm. İncelemelerim SPOILER a.k.a SÜRPRİZ BOZAN içerir daima. Bunu bilerek lütfen bu incelemeyi okuyun.
Kitap Yerme Geceleri formatında kitabı 3 SAAT BOYUNCA eleştirdiğim podcast'e ulaşmak için linke tıkaynız: youtube.com/watch?v=AxC7GU1...
Şimdi geçelim kitaba.
1) Tanrı Hiçlikten Var Etmeyi Unutmuş
Kitabın, bunun doğrultusunda yazarın betimle yapmak gibi bir problemi mevcut. Yazar size yarattığı karakterleri, karakterlerin gittiği yerleri, karakterlerin yaşadığı mekânları, kısacası hiçbir şeyi betimlemiyor. İkbal hakkında bildiğim tek şey psikolog olduğu. Kaplan Giray'la ilgili bildiğim şeyler sadece yeşil gözlü, kaslı, yapılı ve uzun boylu olduğu. Bu insanlar neye benziyor bilmiyorum. İkbal'in arkadaş grubunun olduğu sahnelerde yazar "Evet.' dedi Feride." yazmasa kızları birbirinden ayırt etmemin bir yolu yok çünkü yazar size hiçbirini tanıtmıyor. Görünüşleri nedir, bu karakterlerin tavırları nedir, nerede yaşıyorlar, nereye gidiyorlar gibi birçok şey boşlukta süzülüyor. Daha sonrasında işin içine Kaplan Giray'ın ekipten arkadaşları girdiğinde yazar sizlere onları da tanıtmıyor. Dört daha ılıman ve psikoloji seven, Yedi ekip lideri ve mantıkcı, Sekiz teknolojiyle ilgilenen nerd, Aras (Kaplan Giray) Börü Turan'ın yandan çakması. Kitap altındaki notlardan anladığım kadarıyla diğer karakterlerin de kitapları var ama bu kitaplar bir seri altında toplanmamış. (Sanırım?) O hâlde ben sadece Akva'yı okuyan bir okur olarak neden bana bu karakterlerin tanıtılmadığını sorgulamak istiyorum. Her şey o kadar boşlukta, o kadar biçimlendirilmemiş bir gerçeklikte oluyor ki. Hiçliğin ortasında olsak bile betimleyebileceğimiz bir sürü şey olurdu.
2) Kurgu Nedir 101
Basılı ve görsel içeriklerin hepsinde bir kurgu vardır. Kitaplar, çizgi romanlar, mangalar, webtoonlar, filmler, diziler hatta günümüzde videolar, podcastler... Her şeyin bir kurgusu vardır. Peki kurgu mantığı nedir? Yazarın, senaristin, çizerin, yönetmenin, o eserin başındaki kişinin aklında anlatmak istediği bir hikâye olduğunda bu kişi anlatacağı öykünün temellerini oluşturur. Fikir aklına düştükten sonra karakterler ve karakterlerin aklındaki öyküde nerede duracağı, kim olacağı gibi belli karakterizasyonlar yapılır. Kitapları ele alarak konuşalım: yazar fikrini önüne alır, karakterlerini alır ve hikâyesiyle ne yapmak istediğine karar verir. Ana karakterler oluşturulur, ikisi arasındaki ilişkinin nasıl olacağına karar verilir. Çatışmaları nedir, ortak noktaları nedir, yazarın anlatmak istediği öyküdeki rolleri nedir? Ana karakterler var olduktan sonra öyküye hizmet edecek yardımcı karakterler ve olaylar kurgulanır. Diyelim ki ana karakter A noktasından B noktasına gitmeli. Buraya hangi motivasyonla gitmeli? Oraya giderken nedeni ne olmalı? Diğer ana karakter buna nasıl bir tepki vermeli? Bu gidişin öyküye yararı nedir? Çözümleme için midir düğümleme için mi?
Fakat bu kitapta bunların birçoğu eksik. Karakteri bir olaya götürmek için mantıksız kararlar veriliyor, karakterleri bir arada tutmak için iki insanın da kabul etmeyeceği olaylar yazılıyor, karakterlerin "gelişimi" için kurgulanmış ve ortaya atılmış figüranlar sırıtıyor. Ne demeye çalışıyorum peki bunu diyerek? Örnek verelim hemen.
Kitabın sayfaları İkbal'in kardeşi İrem'e kurabiye yapmasıyla başlıyor. İrem çok yakışıklı komşularına da kurabiye vermesi konusunda İkbal'i zorlayınca İkbal kurabiyelerden Kaplan Giray'a da götürüyor ve bazı olaylar sonucu iki taraf da kapıda kalıyor. Bu şekilde karakterler tanışmış oluyor. Birkaç sayfa sonra İkbal karakteri akşamları çalıştığı barda kız arkadaşlarıyla eğlenirken görülüyor. Gecenin sonunda barın sahibi çok nazik Barış Bey, evlerine güvenle dönsünler diye kızlara bir arabayla şoför tahsis ediyor. İkbal sarhoş arkadaşlarını arabaya bindirip şoförü de dinlemeyerek yürümeye karar veriyor. Yolda kapkaç saldırısına uğruyor ve saldırgan ona saldırırken Kaplan Giray onu kurtarıyor.
Peki neden? İkbal neden durup dururken arabayla gidebilecekken yürümeye karar veriyor? Sırf Kaplan Giray'la tanışsın diye, sırf aralarında kurulacak bağa bir yakınlaşma zemini olsun diye bu karar neden verilmiş? İkbal'in o arabaya binmemek için bir sebebi yok.
Buna başka bir örnek daha vereceğim.
İkbal bu olaydan çok etkileniyor, Kaplan Giray da yanında birisinin kalmasını teklif ediyor, arkadaşlarını çağırmasını öneriyor. İkbal ise zil zurna olan arkadaşlarını arayamayacağını, zaten uzakta oturduklarını söyleyip bunu reddediyor. Kaplan Giray kendinin kalmasını teklif edince kabul ediyor.
Peki neden? İkbal arkadaşlarını arasa Fizan'da olsalar dahi gelemeyecek kadar kötü birileri mi, hayır. Arkadaşları o kadar yolu gelemez mi, hayır. Peki, başka bir yerden bakalım. Diyelim ki sarhoşlar ve gelemezler. İkbal de tek kalmaktan korkuyor. O zaman İkbal taksiye atlayıp en yakın arkadaşının evine o gecelik kalmaya gidemez mi? Taksiye binmekten korkuyorsa Kaplan Giray'a kendisini bırakmasını rica edemez mi? Peki bunları da geçelim, İkbal'in kendisinin de sorguladığı gibi Kaplan Giray'ın bir sapık olmadığına nasıl emin? Bir erkeğin şiddetinden etkilenmiş bir kadın nasıl daha bir iki gün önce tanıştığı kapı komşusunu travması üzerine evine alacak, sohbetler edecek, çay kahve içecek ve adamın EVİNDE kalmasına izin verecek kadar rahat olabilir? Adamı tanımıyor, nedir necidir bilmiyor. Aralarında belirli bir ilişki yok. Zaten Kaplan Giray'ın İkbal'in evinde kalmasının kurgudaki asıl sebebi ikiliyi yakınlaştırmak. Peki buna başka bir neden sunulamaz mıydı?
Kitabın ilerleyen sayfalarında bu kapkaçın da Sıfır tarafından kurgulanmış, İkbal ile Kaplan Giray'ı yakınlaştırmak için yapılmış olunabileceği söyleniyor. Peki İkbal aklı başında bir kadın gibi - geçmiş "ailem hep kavga ederdi benim ağır tramvalarım var" serzenişleri hariç- Kaplan Giray'ı "Yok hacı, Allah razı olsun da in misin cin misin bilmediğim adamı evime neden alıyormuşum? Kapımda bile nöbet tutabileceğini söylüyorsun bir de sapık falan mısın sen? SUSPICOUS AS FUCK YANİİİ" deseydi ne olacaktı?
Bir de bu adam bu nöbeti o gece tutup bitirmiyor, ikinci akşam falan da kalıyor.
Peki bunun sebebi nedir? İkbal arkadaşlarından birisini arıyor, kendisine gelip gelemeyeceğini soruyor arkadaşı da gelemeyeceğini çünkü tırnak randevusu olduğunu söylüyor. İkbal de randevunun aylar önceden alındığını ve arkadaşını rahatsız etmek istemediğini söylüyor. İkbal herhangi bir gerçek insan olsaydı "Ya kanka dün akşam feci bir şey oldu birisi bana saldırdı! Kalbim götümde atıyor n'olur bu akşam gel beni yalnız bırakma!" deseydi ne olacaktı? Arkadaşları kabul etmeyecek miydi? Zaten yazarın İkbal'e saldırıya uğradığını söyletmemesinin nedeni hem İkbal'in arkadaşlarını kötü göstermemek - ki öyle olursa İkbal arkadaşlık bağlarını koparabilir - hem de telefonun ucundaki karaktere olayı bilmediği için daha rahat reddetme imkânı tanımak. Böylece Kaplan Giray o akşam da o evde kalabilir. Sebebi bu.
Sıfır'a gelelim yeniden. Sıfır'ın iki karakteri bilerek yakınlaştırmış olabileceği konuşuluyor. Peki İkbal bardan çıktığı akşam o arabaya binseydi ne olacaktı? Kurgudaki "tesadüf"lerin hiçbir açıklaması yok. Tesadüfen İkbal arabaya binmemeyi seçiyor, tesadüfen İkbal'in ve Kaplan Giray'ın kapıları cereyandan kapanıyor ve de ikili kapıda kalıyor...
Yukarıda yazdığım hiçbir dönemecin, kurgu ilerlesin diye yapılan hamlenin mantıklı bir zemini ya da açıklaması yok. Neden böyle oldu? Çünkü yazar öyle istedi. Bitti, sorgulamaya gerek yok.
3) Çok Ama Boş Konuşmak
Çok konuşuyorlar. Ama öyle böyle değil aşırı derecede, fazlaca. Psikolojik analizler, felsefi sorular, "şu böyle olsaydı şöyle olurdu bu böyle olsaydı böyle olurdu" tarzı uzun monologlar...
Bunlar bir yere çıkıyor mu? Okuyucu bir aydınlanma yaşıyor mu? Olağanüstü Bir Gece ya da Satranç okurken kendinizle hesaplaştığınız, kendinizi sorguladığınız, karakterlerin cevaplarının sizleri aydınlattığı, karakterlerin olaylar altında ezilişi ya da kitabın sonunda vardıkları noktada yaşadığınız aydınlanmanın bir benzerini bu kitapta uzun, bol bol yapılan konuşmalar sonucu da yaşıyor musunuz?
Koca bir hayır. Çünkü kitabın böyle bir derdi yok. Misyonu bu değil.
O zaman ben neden bu diyalogları okuyorum? Neden İkbal ile Kaplan Giray'ın aslında çok uzun ve dolu gözüktüğü hâlde günün sonunda hiçbir şey söylemediği, felsefi ya da psikolojik açıdan bir noktadan beni başka bir noktaya götürmediği cümleler okuyorum?
Acılar, kaybolmak, keşfetmek, kimlik ve daha birçok konu hakkında iki karakter istişare yapıyor gibi görünüyor ama bunlar hiçbir yere varmıyor. Yazar koca bir sayfa boyunca kaybolmak temalı iki karakterin konuştuğu şeyler yazmasına rağmen bir okur olarak bana "Bu noktadan bakmamıştım, haklı aslında." dedirtemiyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü yazar da ne yazdığını bilmiyor. Kitabın problemlerinden birisi aslında bu, yazar birçok konuda bilgisiz. Bana daha fazla şey sunması gerekirken beni bilgilendirmesi gerekirken bana bakmadığım bakış açılarını, görmediğim pencereleri, tatmadığım yemekleri, izlemediğim manzaraları izletmesi gerekirken bunları başaramıyor. Ne tasvirlerle arası iyi ne de bu edebi diyaloglarla.
Bu laf salatalarının, bu kalabalıkların çıktığı bir düzlem yok. İkbal'in psikolog olarak yazılması üzerinden İkbal'e atanan bu sözde edebi metinler eğrelti, okuyucuya geçmiyor. Ki bence İkbal'in psikologluğu da sorgulanmalı. Kendisi bu bilgi düzeyiyle nasıl danışan kabul ediyor, nasıl herkesi "Selam!" demesinden "Meğer ne çok acı sığdırmışsın hayatına." diyecek kadar Kırmızı Oda'nın Doktor Hanım'ına evrilebiliyor?
Bu kitapta neden varlar? Karakterler acıları aracılığıyla bağ kuracaksa bu daha güzel, daha edebi, daha şairane bir yolla yapılabilirdi. Bu şekilde benim gözümde sadece bir çırpınış olarak kalabildi. Zihnimde hatırladığım diyalogların hepsi temelsiz, sorgusu felsefi açıdan bile tam yapılmamış şeylerle dolu.
Kitabın misyonu beni aydınlatmak, içsel bir yolculuk, felsefi bir mesaj değilse kitap neden bunlarla doldurulmuş?
4) Tanıştırayım: ChatGPT
Kitabı okurken en yakın arkadaşım olan ChatGPT ile herkesi tanıştırmak istiyorum, bilhassa herkesin bilgili olamadığı konularda anlatacak bir şeyleri olduğunu hisseden insanlara. Mesela bu kitabın yazarına.
Kitap büyük bir emir komuta zinciri, hukuk, kanun, devlet düzeni ve etiksel karmaşalar bütünü.
Öncelikle psikolog olan İkbal'in durup dururken meslek etiğine uygun olmayacak şekilde "Ben erkeğim o yüzden yemek vs yapmam." diyen Kaplan Giray'a "Seans yapalım mı? Çünkü böyle düşünmen normal değil." demesi büyük bir karmaşa. Meslek etiği açısından konuşacak olursak:
“Bu düşüncen normal değil” demek, karşı tarafın ruhsal yapısı hakkında tanı koymak anlamına gelebilir — bu da psikologluk mesleğinin sınırlarını ihlal eder.
Psikologlar, kişisel fikirleri ile mesleki değerlendirmeleri ayırmalıdır.
“Normal değil” ifadesi, tıbbi veya psikolojik bir normu ima eder ve bu ancak profesyonel bir bağlamda, veri ve değerlendirme ile yapılabilir.
Sosyal medyada, kamusal alanda veya günlük konuşmada böyle bir ifade mesleki güvenilirliğe zarar verebilir.
Yani, İkbal burada koca bir meslek etiğini çiğnemiş oluyor. Evet, şaka yapmış olsa bile, bu da benim fikrim.
Devam edelim. Mesela istihbaratçı olan Kaplan Giray ve Ninja Kaplumbağalar'ın İkbal'i canlı bomba şekilde yakaladıktan sonraki tavırlarını ele alalım. İstihbaratçı oldukları söylendiği için MIT'ten olduklarını varsayıyorum.
1) Kaplan Giray, sevgilisini canlı bomba olarak buldu. Silahlar çekildi, ardından üstündeki bomba Kaplan Giray tarafından etkisiz hâle getirildi. (Kaplan Giray bomba imha uzmanı değilse bunu nasıl yaptı?)
2) MİT nasıl oluyor da İkbal'in sorgusunu yapıyor? MİT'in sorgu yapma yetkisi yok. (937 Sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilatı Kanunu
Madde 4: "MİT, millî güvenlik, dış güvenlik, terörle mücadele ve istihbarat faaliyetleri konularında faaliyet yürütür."
Madde 6: MİT personelinin görev alanı, istihbarat toplamak ve gerekli mercilere raporlamaktır.
CMK’da MİT görevlilerine adli kolluk yetkisi verilmemiştir.
Meali: MİT'in sorguya katılma yetkisi yoktur.)
3) Kaplan Giray sevgilisinin sorgusuna nasıl giriyor? ( Aşağıdaki maddeler uyarınca
Anayasa Madde 36 – Adil yargılanma hakkı
CMK Madde 161-165
TCK Madde 277 – Yargı görevi yapanı etkileme
TCK Madde 283 – Suçluyu kayırma
TCK Madde 204 – Resmi belgede sahtecilik
Şüpheli ya da zanlıyla herhangi bir duygusal ilişkisi olan kimseler o dosyada görev alamaz.
Sorguya, gözaltı işlemine, aramaya katılamaz. Hakimse davasına bakamaz, doktorsa ameliyatına giremez.
Dosyadan uzaklaştırılmaları gerekir.)
4) MİT mensupları canlı bomba olarak yakalanan bir zanlı için neden alınlarına başörtü bağlayıp zılgıt atarak ağlayacak kadar duygusallık içerisinde? İkbal'le ilgili tüm konuşmaları "İçinde bir yangın var, kendini cezalandırıyor, o vazgeçmiş, o bir kurban, o bir şu, o bir uçak, o bir kuş, hayır o Süpermen!" şeklinde duygusal serzenişlerle dolu. Peki bu sözde Milli İstihbarat Teşkilatı mensubu kişiler canlı bir bomba yakalamışken "Azmettiricisi kim? Başka bir eylem planlar mı? Şu anda yine bir canlı bomba riski mevcut mu? Kız neden konuşmuyor? Bu terör eyleminin arkasında başka bir ülke mi var?" gibi sorular sormuyor? Akva kitabının Türkiye'sinde savcı, polis, terörle mücadele birimi falan yok mu?
5) MİT teşkilatındaki bir birim nasıl bu kadar özgür olabiliyor? Kitap boyunca kitabın sonlarında gelen ve pek de bir olayı olmayan daddy ex-Başkan dışında hesap verdikleri, raporlama yaptıkları, izin aldıkları doğru dürüst kimse yok. İkbal'i canlı bomba olarak yakaladılar, ardından tehdit edildiği ortaya çıktı ama tek bir savcı gelmedi. Lan bu ülkede FETÖ mensuplarını savcılar PÖH'ün elinden aldı, PÖH'ün. Alo??
6) Koskoca MİT'in sistemine Sıfır nasıl sızmış, bu nasıl fark edilememiş hadi bunları geçtim bu fark edişten sonra bu neden ilgili birimlere iletilmiyor? MİT'ten bilgi sızdırabilen, kayıtlar silebilen birisi var ve kimse bu konuda panik yapmıyor. Teknik olarak MİT Başkanı, Cumhurbaşkanlığı'na bir yazı yazıp onları bu durumdan haberdar etmeli değil mi?
7) MİT nasıl Türkiye sınırları içerisinde SİHA kullanabiliyor? Ve bunu anlık bir kararla tek bir tuşla yapabiliyorlar? SİHAlar herkesin yetkisi olduğu bir oyuncak mı? Odasında "Fiyuuu!" diye oyuncak uçağını uçuran Mehmet de tuşa basıp bir yeri patlatabilir mi? (Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı, Cumhurbaşkanı onayı ve MSB koordinasyonu olmadan SİHAlar harekete geçemez. MİT'in sadece yurtdışında SİHA kullanma yetkisi vardır. Bakınız: 2014 yılında çıkarılan 6532 sayılı kanun)
Ve daha bahsetmediğim bir sürü şey...
(Bu konularda ben de bilgili değilim, araştırdığım ve okuduğum kadarıyla yorumumu yapıyorum. Daha çok bilgili olan bir hukukçu, asker kızı, asker yakını, asker, polis, savcı, hakim ya da teşkilat mensubu varsa beni de bilgilendirsin, teşekkürler.)
Peki bunları araştırmak zor mu? Hayır, ChatGPT ile on dakikamı almadı neredeyse. Peki yazar neden bunu yapmamış? Bilmiyorum. Yazar neden kitabı için çabalamamış? Bilmiyorum. Yazar neden aklına geldiği gibi yazmış? Bilmiyorum.
Gerçekten bilmiyorum. Büyük bir mantıksızlık çorbası kaynatılmış ve önümüze sunulmuş.
Tadı da güzel olmamış ayrıca.
5) İthaf ve İkbal Uzuner Skandalı - Hukuk ve Etik
"Kitabın ithafı şu şekilde:
On dokuz yaşlarında,
hayattan bir cani tarafından koparılan güzel kızlarımız Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner'e ithafen.
Ruhlarınız şad olsun."
Öncelikle bu ithafın hukuksal ve etiksel açıdan yarattığı problemleri konuşalım.
Eğer aile “bu ithaf, kızlarımızın hatırasına saygısızlık içeriyor” diyorsa
Veya kamuoyunda bu şekilde algılanıyorsa
kimlik haklarına saldırı gerekçesiyle manevi tazminat davası açılabilir.
Yani yazarın Instagram'da yaptığı ilk açıklamalarda söylediği "Kitabımı istediğim kişiye ithaf ederim." tam olarak doğru değil. Hukuksal boyutunu ve kitaplarınızın yaratacağı duygusal enkazları yazarlar olarak ilk önce siz düşünmelisiniz.
İkbal Uzuner'in adının kullanılması ve yazarın İkbal karakterinin adını açıkladığında karakterine de onu andırması üzerine konuşalım.
Eğer okuyucular karakteri gerçek kişi olarak “İkbal Uzuner” zannediyorsa veya annenin/ailenin tepkileri “hatıra saptırıldı, kullanıldı, travmatik biçimde işlendi” şeklindeyse, bu durum:
Hatırları zedelenmiş,
Aile ve kamu vicdanında travma yaratmış olabilir.
Mahkeme bu biçim kullanımda:
İsim kullanımının bağlamını,
Anlam çağrışımlarını,
İyi niyet olup olmadığını değerlendirir.
Eğer karakterin ölümü, gerçek İkbal’in ölümüyle ilişkili çağrışımlar taşıyorsa veya kötü niyet içeriyorsa, aile hakaret / kişilik hakkı ihlali gerekçesiyle dava açabilir.
Bunların hepsini videoda uzun uzun konuşacağım için kısa kesmek istiyorum.
O yüzden sadece şunu söyleyeceğim.
"Ben iyi niyetliydim, ben şöyleydim, ben böyleydim, beni yanlış anladınız, çok üzülmüştüm de öyle dedim, birilerini yaşatmak istedim" şeklinde yapılan hiçbir açıklama bir yazarın, edebiyata eser kazandıran, sanat var eden, kitleleri etkileyen ve de yönlendiren bir yazarın bahanesi olamaz.
Hukuki ve etik açıdan bu masum kızların isimlerini kullanmak ailelerinin takdirine göre yazara dava açılabileceğini gösteriyor. Yani "Kitabımı kime istersem ithaf ederim" diyerek aradan sıyrılanamıyor maalesef.
Kaldı ki böyle bir ithafın olacağı kitap bu olmamalı. Aşk ve azıcık, minik aksiyonun olduğu, sonunda kızın tırnak içinde söylemek istiyorum "şehit" olduğu bir kitap değil bu iki masumun adının konması gereken kitap.
Kadın cinayetlerini göz önüne seren, kadınların her gün nasıl bir tramvayla yaşadığını anlatan, bir kadın olmak nedir, bir erkeğin şiddetinin gölgesinde ölümden korkmak nedir, toplum kadın cinayetlerine nasıl bakar, nasıl olur da kadın ölse bile "Orada olmasaymış, onu giymeseymiş, kendini tıraşlamış şundan gitmiş gibi" SİK SİK, MANTIĞA VE VİCDANA UYMAYAN, GÖTÜNDEN ÇIKAN OSURUKLAR EŞLİĞİNDE HABERLEŞEN YARRAKBAŞLARIN cümleleriyle her defasında hep suçlu olabilir? Bu soruları sorduğunuz ve aslında bir günlüğüne kadın olmanın dehşetini, bir kadın cinayetinin NEDEN POLİTİK olduğunu anlattığınız bir roman yazdığınızda aslında kadın cinayetine kurban giden kız kardeşlerimize kitaplarınızı ithaf edebilirsiniz.
Aşk romanı yazmak için TSK'yı, PÖH'ü ya da JÖH'ü kullanıp asker üniformasını, asker psikolojisini, vatan için bu adamların ve kadınların feda ettiklerini, sevdiklerini bile yıkıp geçerek ŞEHİT olduklarını yıkıp geçerek bir roman yazdıktan sonra böyle bir kitabı şehitlere ithaf edemezsiniz mesela.
Her ağır konunun o ciddiyetle ele alınması gerekir. Bu ağır konuların hakkını vermeyecek, veremeyecek hiç kimse toplumun bam tellerine bir fiske vurup kendini toplumsal duyarlı bir şahıs olarak lanse etmemeli.
Herkes biraz yapmadan önce neyi neden yapacağını, neden yaptığını, yapmalı mı yapmamalı mı sorgulamalarını yapmak zorunda.
Ben bu yazarın niyetini bilemem. İyi niyetli olabilir, belki de öyledir. Ama ben önüme gelen ürüne bakarım. Kitabın sonunda "şehit" olması şart olmayan, başka şekillerde yakalanabilecek Sıfır'ı öldürtmek için kendini "feda" eden İkbal'i yazması şart mıydı? Değildi. Olay başka binbir şekilde çözümlenebilirdi.
O zaman neden İkbal'i öldürmeyi seçti?
İkbal'in ailesi bu kitabı okusa ne hissedecek? Biraz bunu oturup düşündü mü? Gerçekten kendi yazdığı ürünün ötesini görüp bir anlığına empati yaptı mı? İkbal'in ailesinin ne düşüneceğini sandı? "Vay be, kızımız bir cani tarafından katledildi, surlardan vücut parçaları atıldı, annesi de hatta bu tramvaya birebir şahit oldu ama olsun, bakın bu yazar kitabı hem kızımıza ithaf etmiş hem de kızımızın adını kullanmış. Kitabın sonunda kız daha güzel bir şeyin iyiliği adına kendini feda ederek öldürtmüş. Çok duygulandım, çok gururlandım!" mı diyecekti?
Bu aile ne düşünecekti? Ne hissedecekti? Ailenin tramvalarını tetiklemekten başka neye yarayacaktı?
Gerçekten sayın yazar, bunu yaparken ne düşünüyordun merak içerisindeyim. Sana tepki gösteren insanlara açıklama olmayan açıklamalar yazarken araya "Kitabın sonunu söylemeyin" demeti sıkıştırırken ne düşünüyordun?
Kitabın ikinci baskısında ismi değiştirecek ya da ithafı kaldıracak olman neyi değiştirecek? Aile bu baskıyı bulmayacak mı? Yayınevi ve yazarı baskıyı raflardan çekmekten alıkoyan nedir? Resmi bir özür yayınlamak bu kadar zor mu? Sabah öfkelenen insanlara parmak sallarken akşamına "Düşündüm haklısınız ama çok duygusaldım çok şöyleydim tam düşünemedim ama iyi niyetliyim ben aslında" şeklinde yapılan bir açıklama bu durumu ne kadar düzeltebilir?
Kızsam mı üzülsem mi bilemiyorum.
Yayınevinin bir avukatı, danışmanı yok mu? Editör elinden geçmedi mi bu kitap? Bir durup "Sakıncası olabilir mi bir kontrol edelim." demedi mi?
Gerçi editör kitaptaki kurgusallıktan tutun hukuki ve etiksel açıdan olan boşluklara bunu dememişken bu konuya demesini de beklemiyordum.
Belki de artık bir kitabı basmadan önce gerçekten o kitabın değerlendirmesini yapmak gerekmekte, ne dersiniz?
Daha fazlasını Book Shade Nights formatında yapacağım videoda konuşacağım ama son bir şey söylemek istiyorum.
Lütfen bir yazarsanız, bir yazar gibi davranın. Sevgili yayınevleri bu yazarlara birer sosyal medya uzmanı ya da halkla ilişkiler uzmanı tutun. Kurumsallıktan bu kadar uzak açıklamaları sürekli her yazardan duymak onların yazar kimliğini ve dolaylı yoldan yayınevinin kimliğini zedeliyor. Farkında değilsiniz belki ama okurlar size cephe alıyor. Sizi boykot ediyor. Bugün bunu 10 kişi yapıyor olabilir ve bu 10 kişiyi kaybedecek olmak sizi zarara uğratmayabilir ama siz bu mentaliteyi değiştirmedikçe bu sayı bir gün 100, bir gün 1000, bir gün 10000 olacak. Bunu ben görürken siz göremiyor musunuz? Bu yazarlar çıkıyor ve bazen ağız dalaşına girişiyor, başkalarını suçluyor, ortaya iddialar atıyor, birilerini suçluyor, hedef gösteriyor. Bir yazar böyle mi olmalıdır? Lütfen "yazarlık" mesleğine uygun davranın. Değerini bilin. Çünkü bu dünyada sizin gerçeğinizi hayal edip ulaşmak isteyen birçok kişi varken siz bu gerçekliği soluyorsanız ona da saygı duymanız gerektiğini düşünüyorum.
Kanalıma uğrayıp diğer kitap eleştirilerine bakmayı unutmayın!
Bu kitabın en başta basılması bile rezil bir durum. Yazarın (!) İkbal'e yaptığı saygısızlıktan çok herkesin kitabın sonunu öğrenmesini umursaması da nasıl birisi olduğunu açıklıyor. Hem bu olaydan hem de Buz Krallığı olayından dolayı yayınevini boykot etme kararı aldım.
İncelemene tek kelime ile bayıldım. Eleştiri şeklini çok beğendim eline sağlık. Sadece kitap hakkındaki rezilliği öğrenmekle kalmadım kendim de bir yazar olarak yazdıklarından pek çok şey öğrendi çok teşekkürler 🫶🏼
İncelemen çok güzel olmuş tamamen insanların vicdanına dokunularak kadınların üstünden prim kasılmak için yazıldığını düşünüyorum hem yayınevi hem de yazar benim için boykot