“Tanrı size düşünme ve karar verme yetisiyle kendinizi savunma gücü verdi, ama tehdit altındaki zavallı lalem bu niteliklerin hiçbirine sahip değil.” (s.136)**
Alexandre Dumas ‘ın Monte Kristo Kontu ve Üç Silahşör kitaplarından sonra okuduğum Siyah Lale diğer kitaplarına nazaran kısa olsa da geçmişin izlerini canlı bir anlatımla günümüze taşıyor., Siyah Lale’de de olayları sanki günlük hayatın akışı içinde gerçekten yaşanıyormuş gibi aktararak okurken doğrudan olayların içine çekiyor. Olay örgüsünü romantik duygularla birleştiriyor. Karakterlerini büyük idealler ve karmaşık duygular arasında bırakıyor. Diyalogları ve akıcı anlatım tarzıyla dönemin politik çalkantılarıyla, karakterlerin iç dünyasını birleştirerek okurken maceranın içine çekiyor.
Siyah Lale Hollanda'da siyah bir lale yetiştirme yarışını konu alıyor. Bu yarışla birlikte Dumas çiçek yetiştirme mücadelesiyle insanın hırsını, inancını ve özverisini işliyor. Görünürde bir çiçek yarışını anlatırken aslında mükemmellik arzusunu ve emeğin sabrını işliyor. "Siyah lale" botanikteki imkansızlığı ve saf ve lekesiz bir ideali temsil ediyor. Dumas, "Kara kehribar gibi siyah"(s.152) bir lale yetiştirmeyi mümkün kılan titizliği merkeze alıyor. Siyah rengin karanlığıyla, ideallerin berraklığını lalenin soğanının içinde buluşturuyor.
Roman, 17. yüzyıl Hollanda’sında siyasi kargaşanın içinde başlıyor. Lahey’de ayaklanmaların gürültüsü, kalabalığın öfkesi, siyasi entrikaların gölgesinde büyürken başkahraman Cornelis van Baerle “saf ve mükemmel” soğanlardan gerçek siyah laleyi yetiştirmeyi kafasına koymuş idealist bir bahçıvan, vaat edilen büyük ödül onu cezbetse de asıl tutkusu olan imkansızı başarmak için çabalıyor. Ancak dönemin siyasi olayları, kıskançlık ve entrikalarla birlikte hasetlik içindeki komşusunun yüzünden yolu zindana düşüyor. Orada zindancı Gryphus’un kızı Rosa sayesinde umudu ve aşkı bulurken, hem de siyah lalesinin filizlenme umudu yeniden yeşertiyor. Gelişen Olaylarla birlikte politik gerilim ve Cornelis’in ideali aynı hikayede iç içe geçiyor.
Cornelis’in sözü**, siyah laleyi düşünmesi ve kendini savunma gücü olmayan, korunmaya muhtaç bir masumiyet, nahiflik ve saf bir ideal olarak gördüğünü, aslında kendi kırılganlığını da onunla anlattığını gösteriyor. Dumas romanın merkezindeki kırılganlığı özetliyor. Siyah lale kendi başına bir güç değil fakat ona yönelen niyetlerin aynası oluyor. İnsanın aklıyla kendini savunabilmesine karşılık, güzelliğin ve saflığın sembolü olan lalenin tümüyle başkalarının vicdanına bırakılışını dramatik bir gerilim haline getiriyor.
Yazar, zorluklara ve kötülüklere rağmen insanın hayallerine, sevgisine ve emeğine sarıldığında ayakta kalabildiğini anlatıyor. Siyah lale, imkânsızı mümkün kılarken sabrın, adaletin ve sevginin simgesi oluyor.
Lale üzerine yazılmış bir roman olunca Ayvazoğlu’nunGüller Kitabı ‘nda gülün yanına iliştirilecek kardeş bir satır gibi;
Lalenin yazıldığı lâm, elif ve he harfleriyle –ki eskiler bu harflere “cevahir-i hurûf” derlerdi– Allah ve hilâl kelimelerinin de yazılabildiğini ilk fark eden kimdi, Allah bilir! Bu ilgi çekici rastlantı fark edildikten sonra lâleyi âdeta kutsallaştıran Türkler, eşyalarına bir çeşit koruyucu uğur olarak lâle motifini işlemeye başladılar. 18. yüzyılın meşhur çiçek üstadlarından olan Tabib Mehmed Aşkî Efendi, bir şiirinde, lâlenin çiçekler arasındaki rütbesinin yüksekliğini “cevâhir-i hurûf”la yazılmasının bağlamıştı. “Eğer” diyordu Aşkî Efendi, “lâle ‘İsm-i Celâl’e mazhar olmasaydı, bu kadar yüksek bir rütbeye ulaşamazdı.” Başka bir çiçek üstadı olan Remzî Efendi de, aynı sebebe bağlı olarak, lâle sevgi ve merakının ezelî olduğunu ifade etmişti(s.165)
Siyah Lale dünün hatıralarını aktarmakla sınırlı kalmıyor, insanın ideallerini ve değerlerini hatırlatan evrensel bir alegori sunuyor. Dumas’ın akıcı anlatımıyla bu yolculuk keyifle okunacaktır.
Herkese keyifli okumalar