·517 syf.····Okunma: 23 Eylül 2025 03:00 Martin Eden...
Bir çok insanın bu kitap hakkında yorum yaparken genel olarak 'aşk' temasına odaklandığını gözlemledim. Halbuki bu doğrudan bir mücadelenin hikayesi.
Jack London'un kendi yaşam öyküsünden paralellikler taşıyan bu kitapta aşk ancak bu mücadeleyi pekiştiren bir yan etken olabilir bana kalırsa. Şimdi bunu biraz açacağım. Spoiler olacak, önden söyleyeyim.
Martin işçi sınıfına mensup genç bir denizci. Sadece yaşamasına yetecek kadar para kazanmış, eğitim almamış, kitap okumamış, hayatını fiziksel güç gerektiren işlerle kazanmış biri. Hayatını kurtardığı burjuva sınıfına mensup bir gencin davetiyle bir gün kendini bir burjuva sofrasında yemeğe davet edilmiş olarak buluyor. Orada kendi sınıfı ile burjuvalar arasındaki bariz farkları görüyor. Tabii bu arada ailenin genç, güzel, eğitimli kızı Ruth'a aşık oluyor. Bu Martin'in mücadeleye başladığı nokta. Artık işçi sınıfındaki alt tabaka arkadaşları gibi kaba saba, yaşam amacı olmayan biri olmak yerine kendini geliştirmek ve Ruth'un seviyesine ulaşmak istiyor.
Kitabın Jack London'un kendi hayatından paralellikler taşıdığını söylemiştim. Bu kısımda artık karakter Jack London'dan taban tabana zıt bir profil segilemeye başlayacak. Çünkü biliyoruz ki Jack London bir sosyalist. Tüm kitaplarında da bunun izlerini görüyoruz aslında. Ancak Martin kendini geliştirmek için kütüphanelere dadanıp okumalar yapmaya başladıktan ve özellikle felsefe okumaları sırasında Herbert Spencer ile tanıştıktan sonra bireyselci düşünceler tarafından -tabiri caizse- esir alınıyor. Spencer, evrim teorisinin sadece biyolojiyle sınırlı kalamayacağını düşünen ve bunun tüm bilimlere uygulanması fikrini ortaya koyan bir sosyolog. Spencer'a göre tıpkı evrim teorisinde doğadaki var olma mücadelesinde en uyumlu türlerin hayatta kalması gibi toplumda da rekabet, en iyi olanların ortaya çıkmasını sağlar. Martin'in bu konuda söylediklerine bakalım:
"Ben bir gericiyim; o kadar katıksız bir gericiyim ki örtülü bir toplumsal organizasyon yalanı altında yaşayan ve bakış açısı o örtüyü delip geçebilecek kadar keskin olmayan sizin gibi birisi açısından benim tutumum anlaşılabilir değildir. Güçlünün hayatta kalmasına, kuvvetlinin egemen olmasına inanıyormuş gibi yapıyorsunuz. Bense gerçekten inanıyorum."
"Nietzsche haklıydı.
... Dünya güçlülere aittir; ticaretin ve simsarlığın çamurları içinde ağnayıp duranlara değil, aynı zamanda asil olan güçlülere. Bütün bu alem gerçek soylulara, görkemli sarışın hayvanlara, taviz vermeyenlere, hayatı evetleyenlere aittir. Sizin gibi sosyalizmden korkan soyalistleri ve kendini bireyci sananları silip süpürecek olan, onlardır. Eziklerin, düşüklerin köle ahlakı sizi kurtaramayacak. Evet, anladım konuya Fransız kaldınız, artık sizi daha fazla sıkmayayım. Ama bir şeyi sakın unutmayın. Bütün Oakland'da ancak bir elin parmakları kadar bireyci vardır ve Martin Eden onlardan biridir."
Görüldüğü gibi, Martin, Jack London'un aksine can siperane Spencer savunan bir bireyci. Tüm kitap boyunca da girdiği farklı ortamlarda farklı görüşten insanlarla yaptığı konuşmalar, tartışmalar bu fikrini zerrece değiştirmiyor. Halbuki onun yaşamına ne kadar ters. Tüm hayatı boyunca hem kendisi hem ailesi işçi sınıfına mensup olmuş, hiç ilerleyememiş, parayı yaşamsal işlevinden başka bir amaçla kullanma lüksü olamamış insanların genelde sosyalist olmasını beklersiniz. Ama Martin, kendini geliştirmeye başladığı andan itibaren aslında başından beri yanlış bir habitatta kök salmaya çalışan bitki gibi hissediyor kendini. Öğrenmeye aç oluşu, kafasının bilgileri tanıdığı herkesten çok daha hızlı ve kolay şekilde özümsemesi, bakış açısı, yaratıcılığı hiç de içine doğduğu işçi sınıfına aitmiş gibi gelmiyor ve o alt tabakadan kesinlikle farklı olduğunu düşünüyor.
Ruth'a gelirksek... Hayata şanslı başlayanlardan. Martin'in burjuva olarak tanımladığı ailesi bence bugün 'beyaz yaka' diye adlandırdığımız gruba mensup. Ama Ruth bunun tam olarak farkında değil. Üst sınıf olduklarını düşünüyor. Çünkü iyi bir üniversitede eğitim almış, görgü kurallarına hakim, iyi eğitimli insanlardan oluşan bir çevreleri var, iyi bir muhitte güzel bir evleri var. Ama...
Martin'in de dediği gibi onların bile hizmet ettikleri efendileri var. Hemen şu alıntıyı gireyim:
"Büyük bir şirkette çalışıyorsunuz. Ne amelelik ettiniz ne de suç işlediniz. Geçiminizi kazanmak için karısını dövenlerle yankesicilerden medet ummuyorsunuz. Paranızı toplumun efendilerinden kazanıyorsunuz; bir adamın karnını kim doyurursa onun efendisi odur. Evet, siz bir yandaşsınız. Hizmetinde olduğunuz sermayenin çıkarlarını geliştirmeye çalışıyorsunuz."
Huhuuu.. Bunlar nasıl sözler...
Elbette Ruth, Martin'in bu sivri düşüncelerine katılmıyor. Martin'in dediği gibi Ruth 'devrimci fikirlere sempati göstermeyecek ölçüde sağlam bir şekilde müesses nizama bağlıydı".
Şimdi şu aşk konusuna gelelim.
1-Martin Ruth'a aşık mıydı?
Hayır. Bunu zaten kitabın sonlarına doğru kendine itiraf ettiğini göreceğiz. Martin bir ulaşılmaza aşık oldu. Bir ideale... Ruth onun şimdiye kadar hiç sahip olamadığı her şeydi. Ağır başlıklılık, dinginlik, bilgi, kibarlık,derinlik, zenginlik... Sonra kendi yükseldikçe, zihni tüm o bilgileri, felsefeleri özümsedikçe Ruth'un bile kendi seviyesinden aşağıda olduğunu anladı.
2-Ruth Martin'e aşık mıydı?
Tutku evet, aşk hayır. Ruth kendisinin de annesine söylediği gibi Martin'i 'himayesine aldı' aslında. Ondan bir beyefendi yaratacak, onun sıfırdan başlayıp babası gibi iyi bir işadamına dönüşmesini sağlayacak ve bu da Ruth'un başarı hikayesi olacaktı. Ama daha önce hiç aşık olmamış Ruth, Martin'in hem fiziksel çekimine dayanamadığından hem de sırf kendisi için çılgınca gelişmeye çabalamasından dolayı ona aşık olduğunu sandı. Sürekli onu kendi idealindeki kişiye dönüştürmeye çalışması, zaten gerçek bir aşk olmadığının en büyük işaretiydi.
Brissenden...
Martin'in bir tesadüfle tanıştığı ve Martin'i olduğu gibi sevebilen veremli sosyalist arkadaşı.
Martin gibi okuyan, yazan, felsefe yapan Brissenden, Martin'in hayatında bir dönüm noktasıydı.
Martin'in sosyalist olmasını arzuluyor ve onu felsefi,sosyalojik, siyasi tartışmaların yapıldığı ortamlara götürerek fikrini değiştirebileceğini umuyordu. Kitaptaki en sevdiğim konuşmalardan biri ona ait:
"Benim neden sosyalist olduğumu mu merak ediyorsun? Söyleyeyim o zaman. Sosyalizm kaçınılmaz da ondan; şu andaki çürümüş mantıksız düzen sonsuza dek süremez de o yüzden; senin at sırtındaki adamının günü geçti de o sebepten. Köleler senin adamına tahammül etmeyecektir.
... Kölelerden kaçamazsın; onların köle ahlakını içine sindirmek zorundasın."
Brissenden ölmeseydi, Martin için farklı bir son olabilirdi diye düşünüyorum :(
Toplumum İkiyüzlülüğü
Ve son bölüm. İkiyüzlü toplum.
Martin açlık ve sefalet içinde kendisi olarak kalabilmenin ve en iyi yaptığı şeyi yapmaya devam etmenin mücadelesini verirken bir işe girip çalışmasının bundan daha iyi olacağını düşünen insanlar tarafından yalnız bırakıldı. Bu insanlar için insanın kendine ait değerleri değil, toplumun onları nasıl gördüğü,nerede konumlandırdığı önemliydi çünkü. Bu bakış açısına göre Martin, serseri, hayalperest, sorumsuz biriydi. Bu etiketler, toplumun standartize edemediği herkese hala yapıştırdığı etiketler aslında. Bir çoğumuz tıpkı Martin gibi bu etiketleri kabul etmeden, kendi değerlerimize göre yaşamak istediğimiz için toplum tarafından "uyumsuz" olarak adlandırılıyoruz hala.
Sonra Martin, herkesin onu değersiz gördüğü, yaptıklarını önemsemediği zamanlarda ortaya koyduğu ürünlerini/yazılarını satmaya başladığında, ünü yayılmaya başladığında, para kazandığında bir anda toplum tarafından makul görülen biri haline geldi.
"O kitaplar yazılmıştı! O zaman beni aç bırakan, evini yasak eden ve düzenli bir işe girmiyorum diye lanetleyen siz, şimdi karnımı doyuruyorsunuz. Halbuki eserlerimin hepsi o zaman yazıldı. Şimdi sizin aklınızda, benimse ağzımda evirip çevirdiğim, ama hiçbirimizin asla dile getirmediği bu düşünceler yerine ne söylesem saygıyla dikkat kesiliyorsunuz."
İşte Martin'in sonunu getiren buydu.
Bireyci düşüncesine göre kendisi toplumun hatırı sayılır bir bölümünden üstte bir zekaya ve yeteneğe sahipti, üstündü, rekabeti kazanabilecek düzeydeydi. Kendisi en başından itibaren buna inanmıştı. Ama en yakınları hatta taparcasına sevdiğini düşündüğü kadın bile buna inanmamıştı. Onu topluma göre şekillendirmeye uğraşmıştı herkes. Martin Eden, gerçek Martin Edenken değer görmemişti. Değer gören tek şey, para ve üne sahip olduktan sonraki Martin Eden'di. Bunu bilerek yaşamaya devam etmesi imkansızdı.
Martin Eden, bir toplum ve sistem eleştirisi.
Kitabın finalinde beni dakikalarca hıçkırıklara boğan şey de hem toplumun hem de sistemin Martin'in ölümünden sonra (kitabın yayımlanmasından sonra) bile hiç değişmemiş, ilerlememiş olmasaydı galiba.
Martin, bu sistemin öğüttüğü tek örnek olmadığı gibi son örnek de olmadı, olmayacak.
Çoğumuz bilinçli ya da bilinçsiz şekilde Ruth gibi müesses nizama uyarak ortalama bir yaşam süreceğiz.
Ve nadir olarak içimizden bazıları Martin gibi kendi değerlerinin peşinden gidecek.
Eğer o nadir insanlardan biriyle karşılaşırsanız bir gün, aklınıza Martin'i getirin ve onu sofranıza davet edin. Uzun bir deniz yolculuğuna çıkmaya niyetlenirse de sakın gitmesine izin vermeyin :'(