·640 syf.····Okunma: 25 Eylül 2025 11:48 Ahrar, Rafet Elçi'nin Şair'den sonra okuduğum ikinci romanı. Ahrar için, tarihî bir dekor üzerinde yazılmış bir tasavvuf romanıdır diyebiliriz.
Tarihî dedik çünkü eser Aksak Timur ile Yıldırım Bayezid arasında 1402 yılında geçen meşhur Ankara savaşının sonu ile başlıyor. Savaş neticelenmiş ve Bayezid esir düşmüştür. Timur savaş meydanını gezdikten sonra esir olduğu çadıra gelerek Yıldırım Bayezid ile görüşmek istiyor. İşte tam burada aralarında muhteşem diyalogların geçtiği güzel bir bölüm okuyoruz. Sonrasında hikaye "flashback" ler yani geriye dönüşler ile devam ediyor ve bize Ankara savaşının hazin sahnelerini de tasvir ediyor. Ankara savaşının kaybediliş hikâyesine baktığımızda yine ihaneti görüyoruz. Savaşın henüz ortada olduğu ve zafere Osmanlı'nın bir adım daha yakın olduğu bir anda Kara Tatarlar denilen 10 bin kişilik birliğin Bayezid'e ihanet ederek Timur tarafına geçmesi savaşın seyrini değiştiriyor ve peşine Türkmenler de Timur tarafına geçince artık mağlubiyet kaçınılmaz oluyor. Belki de kader böyle yazılmıştı.
Timur'un bu "zaferden" kısa bir süre sonra öldüğünü tarih derslerinden biliyoruz. Yazar, Timur'un öldüğü tarihlerde henüz bir yaşında olan bir çocuğu tanıtarak hikâyesine devam ediyor. Bu çocuk: Bir veli olan Nusreddin Ubeydullah Ahrar'dır. Doğduğu yer, o devirde Timur'un memleketi olan bugün ki Özbekistan'ın Taşkent vilayetine bağlı Bağistan köyüdür.
Timur'dan sonra bir taht kavgası başlar ve bu sıralarda tahtı ele geçiremeyen oğullar ve prensleri için de tehlikeli günler başlamıştır. İşte bu sırada iki prensin kaldığı saraya, kışkırtılan halk tarafından bir baskın yapılır ve saray yağmalanır. Bu yağmayı bir ağacın dalından "ibret" için seyreden Abdal Hüseyin'in kadın ve para ile olan çarpıcı imtihanının yer aldığı bu 25 sayfalık bölüm oldukça etkileyiciydi. Devamı eserde...
Taht kavgalarının bir şekilde sükun bulmasından sonra hikâye artık tasavvufa doğru evriliyor. Ve tasavvuf bölümünün merkezinde ise kitaba ismini veren Ubeydullah Ahrar yer alıyor. Tasavvuf olan bölümleri ben pek sevemedim.
Ve ayrıca ana konusu tasavvuf olan bir metinde erotizmin bulunmasını ise doğru bulmadım. Sanırım Rafet Elçi burada biraz Natüralizm'in tesirinde kalmış. Ben insana dair her şeyin kabak gibi ortaya konmasını doğru bulmuyorum. İnsanın mahremiyeti vardır çünkü. Meselâ evli bir mütedeyyin insanın hayatını anlatırken veya filmini çekerken o insanın mahremiyeti dahil her halini ortaya koymak ne kadar doğrudur? O insanın cinsî bir hayatı elbetteki vardır ve o insanın tuvalet ihtiyacı gibi bir çok insanî ve hususî halleri vardır. Bunların hepsini kabak gibi ortaya koyarsanız eser maksadından sapar. Bu benim şahsî fikrim.
Son olarak şunu söylemeliyim ki eserin kurgusu iyiydi. Rafet Elçi'nin bir konuşmasında Victor Hugo'dan hayranlıkla bahsettiğini dinlemiştim. Eserlerinin üslubu ve kurgusuna bakınca da Victor Hugo'dan ne kadar etkilenmiş olduğunu görebiliyorum.
Eseri tekrar okur muyum? Hayır. Tavsiye eder miyim? Hayır.
Herkese faydalı okumalar dilerim.