Kadın, Aşk, Aile gibi üzerinde konuşup tartışmak için saatlerin, günlerin yetmeyeceği konular hakkında yazılmış eserleri değerlendirirken, yazarının bu konulara ve hayata bakış açısını öncelikle anlamak gerekir.
Şanslıyız ki Türk edebiyatının en değerli sanatçılarından, fikir adamlarından bir tanesi olan Peyami Safa kaleminden çıkmış bir kitaptan söz ediyoruz. Öncelikle kitabın yazıldığı dönem açısından bakarsak: Yazar 1899 yılında doğmuş ve 1961 tarihinde vefat etmiş. Kitaptaki tüm değerlendirmeleri 62 yıllık ömrünün Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş, ilerleyiş yıllarına tekabül ediyor. Günümüz şartlarında bu kitabı okuyup anlamaya çalışırken ilk etapta yazarın yaşadığı dönemin koşullarını öğrenmek ve bugünün Türkiye'si ile yazarın cümlelerini anlamaya çalışmak gerekir düşüncesindeyim.
Bir de yazarın kişiliği üzerinden değerlendirme yapmaya çalışalım. Peyami Safa sadece yazar değil aynı zamanda gazeteci ve öğretmendir. Okuma ve yazmayı kendi kendine öğrendiği söylenen, kendisini çok iyi yetiştirmiş, oldukça bilgili ve kültürlü bir yazar olan Safa'nın milliyetçi ve muhafazakar bir tutum içerisinde olduğu bilinir ve bu durum elimizde tuttuğumuz bu kitapta oldukça hissedilir. Henüz 2 yaşındayken babasını kaybeden, çocukluğundan itibaren ailesinin geçimini üstlenerek, hastalıklarla mücadele ederek bir ömür geçiren Safa'nın bu tecrübeleri ve psikolojisi kalemine yansımıştır. O dönemin ünlü sanatçıları olan Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Cahit Sıtkı Tarancı gibi sanatçılarla yakın dostluk kurmuş ve bu dostluklar hem siyasi hem edebi sebeplerle çeşitli çatışmalara maruz kalarak ayrılıklara da gebe olmuştur. Buradan anlaşılması gerekir ki Peyami Safa fikirlerini ve ideallerini savunmada katı bir tutum sergileyerek çizgisinin dışına çıkmayan bir yazardır. Buna rağmen oldukça sevilen ve edebiyat söz konusu olduğunda hakkı dönemin hemen hemen bütün sanatçıları tarafından her daim verilmiş ve birçok konuda adından övgüyle söz edilmiştir. Kişisel bir yorum olarak da yazarın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Yalnızız gibi romanlarını okumuş birisi olarak bende bu ülkenin Fyodor Dostoyevski'si hissiyatı uyandırdığını, psikolojik tahlillerinin kuvvetinden çok etkilendiğimi de söylemeden geçemeyeceğim. Burdan hareketle böyle bir eser özelinde yazarın fikirlerini çok daha değerli buluyorum. En çok içimde kalan ise yazarın benzer biçimde erkekler özelinde de fikirlerini ve eleştirilerini kaleme almayışı oldu. Tıpkı kadın başlığında olduğu gibi aynı şekilde bir erkek başlığı altında yapılmış olumlu ve olumsuz değerlendirmelerini okumak çok güzel olurdu.
Kitaba gelirsek, yazarın o dönem dergi ve gazetelerde yazdığı köşe yazılarından yapılan bir derlemeden oluşan bir kitap. Bazı yazılar çalıştığı dergi/gazeteye gönderilerek sorulan sorulara yazarca verilmiş cevaplardan oluşuyor. Yazarın anlatım dilini ve mizahını çok sevdim. Gerçekten kıvrak bir zekaya sahip olduğunu düşünüyorum. Tespitleri ve öngörülerine de katılıyorum. Bugünün çağında yaşayan birisi olarak yazarın endişe ve kaygılarını anlayabildiğimi düşünüyor, aynı endişe ve kaygıları ileri dönemler için ben de taşıyorum. Üzücü olan bir nokta var ki yazarın toplumu uyardığı, sağlıksız bulduğu ve önüne geçilmesi gereken bir problem olarak değerlendirdiği hususların birçoğu yazarın ölümünün üzerinden neredeyse 65 yıl geçmesine rağmen çözülmemiş, aksine artarak devam etmiş ve daha trajik boyutlara ulaşmış görünüyor. Bu durum oldukça vahim ve yazarın gözlemlerinde haklı olduğunu gösteriyor okuyucularına. Bu ülkenin kültürüyle bu topraklarda yaşamış böyle bir yazarın yaklaşık 70 yıl öncesinden bize kılavuzluk eden eserlerini dikkatle okumak gerektiğini düşünüyorum. İnsanın belli bir yaşa geldikten sonra tekrar okuması gereken kitaplardan bir tanesi.
Ülkemizde aile kurma, aile olma kavramlarının içi boşaltıldı. İnsanların gerçekleri algılayamama problemleri ve sosyal hayattan uzaklaşıp dört duvar arasına sıkışan, ekrana bağlı süren yaşam şekilleri, yapaylaşmış tavır ve hareketleri ikili ilişkileri kırılgan ve sağlıksız bir hale dönüştürdü. Etrafında olan bitenleri görüp insanların sosyal ilişkilerinde, evliliklerinde ve aile yaşamlarında bir problem olduğunu, anormal bir toplum düzeni içinde hayatımızın akıp gittiğini fark eden ve bundan tıpkı yazar gibi rahatsızlık duyan her okur bu kitabı okumaktan memnun olacaktır. Çünkü Peyami Safa yaşadığı toplumun dinamiklerini ve geçmişten bugüne dek toplumun hangi koşullarda ayakta kalabildiğini çok iyi gözlemlemiş ve Türk toplum, aile yapısını realist bir bakış açısıyla değerlendirebilmiş bir aydın. Bugün milletçe geldiğimiz yere baktığımızda bir takım fikir akımlarının bu düzeni alışılmışın dışına çıkararak "modernleşme" adı altında topluma empoze etmeye, algıları değiştirmeye çalıştığı; insana kendi fikirlerinde "acaba?" tereddüdüne düşmeye müsait olduğu bu zaman diliminde Peyami Safa bu eseriyle siz okuyucularına bir el uzatıyor ve değerli fikirleriyle size bir kere daha düşünme fırsatı veriyor. Ülkemizde ender rastlanabilecek entelektüelliğe sahip böyle bir yazara sahip olduğumuz için çok ama çok şanslıyız. Eserlerinin daha çok okuyucuya ulaşmasını dilerim.