Squid Game, köleliğin, şiddetin kabulünün, zulmün ve ölümün demokratik karar, rıza ve oylamanın sonucu olduğu bir dünya. (s.12)
Oyunlarda tüm katılımcılar kendi özgür iradeleriyle gitti. Değil mi? Ve orada oyunlara devam edip etmeme hakları demokratik bir şekilde onların elindeydi. Değil mi? Ve orası adaletliydi. Değil mi? Her şeyi rızalarıyla yaptılar. İşte yazar tam burada demokrasiyi, rızayı, adaleti ve özgür iradeyi filozoflarla tartışmaya açıyor. Ne kadar her şey özgürce oldu? Ne kadar ahlakiydi?
Oyuncular sürekli olarak çeşitli seçimler yapmaktadır ve seçeneklerden hiçbiri bize akıl kârı gibi gözükmezken seçim yapmaları o kadar kolay mıdır?
Yazar Squid Game’deki ödülün varlığı ve ona katılanların tercihini bize de soruyor: 33 milyon euro kazanmak için hayatınızı riske atıp, yüzlerce insanın ölümüne suç ortağı olmayı göze alır mıydınız? Buna cevap verebilecek kişiler dünyada var mıdır diye düşünüyorum.
Bu arada siz Squid Game’den mi bahsettiğimi sanıyorsunuz? Şimdiye kadar anlattığım sadece bu oyunun bizim dünyadaki oyunumuza bağdaştığı küçük bir kısımdı. Yazar da kitabında aynı farkındalığı yaratmış ve çok doğru bir tespit yapmış: Ölümüne batacak teknelere binen mülteciler… — Bırakın 33 milyon euroyu, ne olacağı belirsiz bir adım için ölümüne o teknelere binenler var; bu para için milyarlarca insan neler yapmaz!
Squid Game neden bu kadar başarılı? Çünkü aslında bize yalnızca bir oyun anlatmıyor; dünyamızdaki insanlık dışılığını, kontrolsüz kapitalizmin sürüklediği o karanlık uçurumu, giderek büyüyen kabusu gösteriyor. Umudun neredeyse buharlaştığı, gerçek bir distopyanın sessizce kurulduğu bir hayatı yüzümüze çarpıyor. Burada da tıpkı dışarıda olduğu gibi kazananlar ve kaybedenler var. Ve dışarıdaki kadar acımasız bir gerçek var: hayatın sürekli tehlikede olması.
Borç batağına saplanan insanlar… Parası olmadığı için hayatını sürdüremeyen, sevdiklerini göremeyen, onlara yardım edemeyen, toplumdan kopmuş, kendi hayatına bile katlanamaz hâle gelen milyonlar… Dizideki yarışmacılar gibi görünseler de aslında onlar, bugün dünyanın herhangi bir yerinde nefes almaya çalışan gerçek insanlar.
Squid Game’in başarı dediğimiz etkisi tam da burada doğuyor: Bu sahnelerin kurgu olmadığını, sadece abartılmadığını, gerçeğin biraz daha stilize edildiğini sezdiğimiz anda içimiz ürperiyor. Çünkü oyun uzak değil; kapının hemen arkasında duruyor.
Dizinin yaratıcısı Hwang Dong-hyuk’un röportaj sonunda söylediği cümle kitabın ruhunu özetler: “Hepimiz Squid Game dünyasında yaşıyoruz.” Benim diziyi izlerken doğrudan hissettiğim şey buydu. Daha kitabın başında bu düşüncenin karşıma çıkması, okumanın verimli geçeceğinin işareti oldu.
Oliver Dhilly ilk bölümde ahlak ve etik üzerine yoğun ve keskin bir sorgulamayla giriyor. Asıl nokta şu soru: Bu distopya bize dünyamız hakkında ne öğretebilir? Bu, diziyi benim için çekici yapan esas mesele. Squid Game yalnızca izlenen bir hayatta kalma yarışması değil; aynaya bakmak için acımasız bir fırsat. Biz kimiz? Ne pahasına yaşarız? Ve en kötüsü, bu düzeni kim kuruyor, kim sürdürüyor, kim izliyor? — Benim esas merak ettiğim konu bu. Squid Game Komplo kitabını, rahmetli Aytunç Altındal çok iyi yazardı; hayatta olan Hamza Yardımcıoğlu ’nun da diziye yerleştirilen ve çoğu kişinin fark etmediği birçok sembolü, neyin ima edildiğini çok iyi açıklayacağını düşünüyorum.
Yazar, diziyi hayatla iç içe örerek ahlak, özgürlük, etik davranışlar ve rıza üzerine saptamalar yapıyor. Bir bakıyorsunuz Kant çıkıyor karşınıza; kategorik imperatifinin soğuk, tavizsiz etiğiyle Squid Game dünyasına bakıyor. Bir bakıyorsunuz Nozick beliriyor; özgürlük, seçim ve bireysel irade üzerinden meseleyi tartıyor. Araya Rosenau giriyor; güç ilişkilerinin, iktidarın görünmez ama ezici ağırlığını hatırlatıyor. Ve bütün bu düşünürler, bu kanlı oyun ve hayatın kendisi karşısında birbirleriyle çarpışıyor, tartışıyor, kimi yerde çatlıyorlar. Adeta arenaya yalnızca oyuncular değil, filozoflar da giriyor; fikirler nefes nefese koşuyor, tartıya çıkan sadece hayatlar değil, insanlık düşüncesinin sınırları oluyor.
Bu kitabın diğer değerli tarafı, diziyi kanlı bir eğlence olarak görmeyip, sistem eleştirisini, insanın zaaflarını, adaletsizliğin soğuk mimarisini masaya yatırması. Soruyu doğru koyuyor: Bu oyun dünyası bize kendi dünyamız hakkında ne söylüyor?
Ben Squid Game Psikolojisi ve Squid Game Felsefesi önlü arkalı okudum ve şöyle bir avantaj sağladı: Bazen aynı dizideki bir sahnenin hem psikolojik açıdan hem de felsefik açıdan çözümlemesi var ve bu iki farklı bakış açısı, sahnenin hayattaki karşılığıyla birlikte çok güzel bir şekilde sentezlenmiş. Böyle olunca zihinde daha net, daha bütünlüklü bir resim oluşuyor; karakterlerin davranışları, karar anları ve sistemin kurduğu baskı daha derin bir anlam kazanıyor. Bu çift yönlü okuma, diziyi yalnızca bir eğlence ürünü olmaktan çıkarıp, düşünsel bir deneyime dönüştürüyor.
İncelemeye de bahsettiğim üzere, bu kesinlikle diziyle ilgili direkt bir kitap değil. Böyle bir kaygıyla yaklaşanlar o kaygılarını bu incelemeyi referans alarak rahatça giderebilirler. Kitap diziyi bir bahane gibi kullanıyor; asıl niyet, hayatı, sistemi, iradeyi, çaresizliği ve etik ikilemleri görmek. Tam da bu yüzden okuma yolculuğu beni çok memnun etti. O kadar ki listeme Matrix ve Felsefe dünyasını da ekledim. Çünkü biliyorum ki orada da aslında Matrix’i değil; bu dünyanın Matrix olabilir mi diye okuyacağım.
“456’nın hikâyesi bitti. Peki, 457 numaralı oyuncu siz misiniz?”