Georgi Gospodinov’la ilk karşılaşmam bir video aracılığıyla oldu. Pınar Sabancı’nın bir videosunda bu kitaptan, Bahçıvan ve Ölüm’den bahsettiğini hatırlıyorum. O an not almıştım; okunacaklar listeme eklemiştim ama zamanını bekliyordu.
Sonra arkadaşlarla bir araya geldiğimiz bir dönemde, bir anı kalsın diye ortak bir kitap seçmeye karar verdik ve yolumuz tekrar bu kitaba çıktı.
Bu süreçte Hakan Bıçakcı ’nın Silinmiş Sahneler kitabını okumuş, ardından onunla yapılan kitap toplantısına katılmıştık. Bıçakçı’nın bu kitabı önermesiyle birlikte Bahçıvan ve Ölüm ’e olan ilgim daha da arttı. Kitap, kitaba eklenerek geldi bana. Ardından Gospodinov’un Türkiye’ye gelişi… İmza gününe katıldım, yazarla birebir söyleşisini dinledim. Orada söz alan, soru soran, kitabı anlatan insanların duyguları o kadar yoğundu ki merakım katlandı. En kısa sürede başlamak istedim.
Zaten Aralık ayı listemdeydi. Ve geçtiğimiz günlerde okuyup bitirdim.
Kitap daha ilk cümlesiyle insanı sarsıyor:
“Babam bir bahçıvandı, şimdi bir bahçe.”
Bu cümlenin ağırlığı kitabın tamamına yayılıyor.
Bir diğer cümle ise beni uzun süre etkisinde bıraktı:
“Ve kelimelere inanan ben, kelimesiz kalmıştım.”
Gospodinov, birkaç kelimeyle çok yoğun duygular anlatabilen bir yazar. Bu kitapta, babasının hastalanma sürecini, o süreçte onun yanında kalışını, bakımını, aralarındaki ilişkiyi, babasının çektiği acıya dayanamamasını, hatta acı çekmesini istemeyişini okuyoruz. Son ana kadar bir çare arayışı, babasının yaşama tutunma çabası, doktorlara sorulan “Şu zamana kadar yaşayabilir miyim?” soruları… Tüm bu bölümler okurken insanın içini parçalıyor.
Kitabın ilk yaklaşık yüz sayfası babasının hastalığını, ölüm sürecini ve vefatını anlatıyor. Sonrasında ise yazarın yas sürecine geçiyoruz. Babasının tuttuğu günlükler, hatıralar, geçmişten gelen anılarla birlikte bu yasın nasıl yaşandığını görüyoruz. Burada “atlatmak” demek doğru değil belki; ama yasın nasıl yaşandığını, yazının nasıl bir tutunma alanına dönüştüğünü görüyoruz.
Bu anlatı aynı zamanda Bulgar halkının yaşamına dair izler de taşıyor. Okurken, Bulgar toplumunun bizim toplumumuza ne kadar benzediğini fark ettim. Özellikle ebeveynlerin —daha çok da babaların— sevgiyi göstermekte zorlanması… Sevgiyi açıkça görmese bile bir çocuğun babasına duyduğu o derin bağ… Ve bu bağın, ölümden sonra daha da ağır bir şekilde hissedilmesi…
Bahçıvan ve Ölüm son derece duygusal bir kitap. Ağlamadan okumak neredeyse imkânsız. Ben, babanın ölüm sahnesinden sonra kitabı kapattım ve saatlerce ağladım. Hâlâ anlatması çok zor. Çünkü bu kitap, sadece bir babanın kaybını değil; söylenememiş sevgileri, yarım kalmış cümleleri ve geriye kalan sessizliği anlatıyor.
Gospodinov’un dili sade ama derin. Okuru zorlamadan, bağırmadan, neredeyse fısıldayarak anlatıyor acıyı. Ve tam da bu yüzden insanın içine yerleşiyor. Gospodinov’un anlattıkları uzak bir coğrafyaya değil, ortak bir hafızaya ait. Babalar, çocuklar, suskunluklar… Hepsi bizden.
Bahçıvan ve Ölüm, yasın içinden geçen bir kitap. Okurunu da o yasın tanığı yapıyor. Bittiğinde insanda kalan şey; bir hikâyeden çok, uzun süre taşınacak bir his oluyor.