Herkese selamlar kitap dostlarım!
Bu akşam Victor Hugo ’nun pek bilinmeyen, olağanüstü doğa betimlemeleri olan, beni hem çok çok zorlayan, hem de bitirirken “hayır, olamaz, yapma Hugo amcam” diye diye gözlerim dolarak ve çok etkilenerek bitirdiğim Deniz İşçileri kitabını inceleyeceğim. Hazırsanız başlayalım.
Victor Hugo, birçoğumuzun bildiği gibi ömrünün 15 yılını sürgünde geçirmiş bir isim. Ve bu kitap da sürgündeyken yazdığı eserlerinden birisi. Guernsey adası sürgün yeri ve incelemesini yaptığım bu kitabı da yazarımız bölgeye ithaf etmiş. Eser de bu adada geçiyor, çoğunluğu denizcilik ile uğraşan adalıları, denizinden okyanusuna, kayalıklarından gemilerine, yediklerinden içtiklerine kadar derinlemesine betimleyip anlatıyor.
Şunu belirterek başlamak istiyorum: Kitap Hugo’nun din, toplum, doğa üçlemesinin son kitabı ve doğa temalı. Kitabımızın ana karakteri aslında bir kişi değil, doğa. Bu yönüyle biraz farklı ve bana göre okunması zor. 1800 sayfalık Sefiller’in 100’lerce sayfalık lağım, manastır vs. betimlemeleri bile beni bu kadar zorlamamıştı açıkçası :)) Hugo amcam olağanüstü güzel betimlemiş gerçekten de; denizi, okyanusu, rüzgarı, güneşi tenimde hissettim, kayalıklarda sıkıştım, ahtapotlarla savaştım tamam ama bir yerden sonra yeter artık dediğim de çok oldu :)) Doğa betimlemeleri gene neyse; bir de gemicilik ile ilgili terimler o kadar çok ki o terimleri ve aletleri bilmediğimden gözümde canlandırmam da zor oldu. Kitap bu yönüyle çok zorlayıcı, bunu bilip okuyun derim.
Şimdi kitabın biraz içine girelim…
Fakat kitabın konusunun detaylarına çok girmeyeceğim çünkü zaten çok az olay örgüsü var, onların da heyecanı kaçmasın :)) Sadece etkilendiğim, okurken üzerine düşündüğüm şeylerden bahsedeceğim.
Victor Hugo’nun bu romanı yaşayarak yazdığını okurken o kadar hissettim ki... Anlattığı denizin, masa başından hayal edilmiş bir deniz olmadığı; her gün gördüğü, sesini duyduğu, sertliğini tanıdığı bir deniz olduğu o kadar anlaşılıyordu ki... Sürgün duygusu da romanın her yerine sinmiş zaten. Yazarın kızının bir gemi kazasında boğularak ölmesi de okyanusu bu kadar etkileyici anlatabilmesinin altında yatan itici güdülerden biri olmuş gibi hissettim. Gilliatt’ın toplumdan dışlanışıyla, Hugo’nun ülkesinden koparılışı arasında görünmez ama çok güçlü bir bağ vardı bence. İkisi de kalabalıkların içinde yalnız; ikisi de kendilerini kanıtlamak zorunda kalan insanlar. Hugo’nun hayatındaki kayıplar, politik mücadeleler ve dışlanmışlık hissi, Gilliatt’ın kaderinde ete kemiğe bürünüyor.
Gilliatt demişken, kitabınızın ana karakteri olur kendisi ( tabii doğadan sonra ). Öyle sıradan bir kahraman değil o… Hatta çoğu zaman “kahraman” bile sayılmıyor. Ada halkı onu tuhaf, tekin olmayan, mesafeli biri hatta büyücü olarak görüyor. Oysa Gilliatt’ın bütün gücü sessizliğinde. Konuşmuyor, anlatmıyor, kendini savunmuyor. Denizle konuşuyor sadece. Taşları, akıntıları, rüzgârı tanıyor. İnsanlardan çok doğaya ait. Bu yüzden de roman boyunca asıl çatışma, insanla insan arasında değil; insanla doğa, insanla kader arasında yaşanıyor. Bu arada Gilliatt’ı Martin Eden’e benzetenler var fakat ben çok da benzetemedim. Birkaç ortak noktaları olmakla beraber bazı yorumlardaki gibi aşırı benziyor diyemeyeceğim.
Kitabın en sürükleyici kısımları Gilliatt’ın gemiyi kurtarmaya çalıştığı kısımlardı; nefesimi tutarak okudum adeta… Hele ahtapottan kurtulma mücadelesi ise efsane bir bölümdü, benim unutulmazlarım arasına net olarak girdi. Hugo’cuğumun betimlemeleri sayesinde resmen fırtınayı yağmuru hissettim. Ahtapotun yapışkan kolları arasında ezildim. Okurken siz de bana hak vereceksinizdir.
Ve aşk… Gilliat bütün bu mücadeleyi aşkı için veriyor. Ama değiyor mu? Yazarımız bir yandan aşkı yüceltiyor; uğruna bu kadar ölüm kalım mücadelesi verdiriyor neticede… Fakat bir yandan da aşka çok acımasız davranıyor çünkü aşk, sevgi, fedakarlık, mücadele her zaman mutluluk getirmez, ne kadar çok sevseniz de, fedakarlıklar yapsanız da karşılık bulacağınızın garantisi yok diyor. Aslında çok haklı yine Hugo’cum çünkü taş olsa kalbini eritecek kadar seven yüreklerin karşısında bile bahçesi çiçeklenmeyen o kadar insan var ki…
Kitabın sonu incelememin başında da dediğim gibi benim kalbimi titretti. Etkisinden çıkmam uzun zaman aldı. Gilliat’ın yaptığını yapacak kimse var mıdır? Bence yoktur, biraz gerçeklikten uzaktı fakat burda Hugo’nun verdiği mesaja odaklanmalıyız diye düşünüyorum. Mesaj da şu: Karşılığını alamayacağınız halde iyi kalabilir, iyilik yapabilir misiniz?
Dünya iyi olanı her zaman ödüllendirmiyor maalesef fakat buna rağmen iyi insan olabilmek en büyük erdemlerden bence de… Gilliat’ın büyüklüğü de zaten kazandıklarında değil vazgeçtiklerinde saklıydı…
Çok zorlayıcı olsa da her edebiyatseverin okuması gereken bir eser bence. Zorlanacağınızı bilerek okursanız belki daha az zorlanırsınız :))
Herkese bol okumalı günler diliyorum, görüşmek üzere!
Bana betimlemeyi sevdiren üstad Hugo dedemin kalemine zaten hayranım bu eserini okuyunca da hayran kalacağımı düşünüyorum.Emeğine sağlık kankacım, yeni yılda dünya klasiklerine odaklanicam ve bu eseri de okuycam nasip olursa ✨🌟🙏🏼
Bence sen benim kadar zorlanmazsın, daha kolay okursun gibime geliyor. 🤭🥳 Dedemin betimleme yeteneğine hayran kalmamak mümkün değil zaten ⚡️✨ Teşekkür ederim canım arkadaşım vakit ayırıp okuduğun ve yorumun için.. 🙏📚🌸
Victor dedemiz bu kadar güzel yazarken çilesini de yanına koyuyorsa demek 😮💨☺️ Sefiller'de lağım bölümünden daha zorlayıcı yorumu gözümü ayrıca korkuttu 🫣 "Gülü seven dikenine katlanır" deyip okuycaz mecbur.. Değer tabi..❣️
Sondaki tavsiyeniz rahatlatıyor en azından..🤭
İnceleme için teşekkürler Hanımcım.. Her zamanki gibi katkısı güzel.. Emeğinize sağlık.. 🌸🩷😇