Üç telli bir enstrümana benzettim ben bu romanı. Bir enstrümanın üç teline dokunmuşum gibi üç kişinin ruhunu dinledim: Ilonka, Peter, Judit.
İlki incecik, içimi ısıtan, narin bir ses. Duygularımı birbirine katan, gönlümdeki şefkati uyandıran, anaç, sevecen bir ruhu var Ilonka'nın. Kocası Peter'i tüm kalbiyle seven ve onu fethetmek isteyen bir aşk kadını o. Sevenin parıltılı aynasından sevilenin anlatıldığı bir hikâye onunkisi. Peter'in sırrını öğrenmek ve aralarındaki mesafeyi aşıp kocasına yaklaşmak istiyor bu kadın. Tek derdi bu.
Sonra hikâye Peter'in penceresine çevriliyor. Bu noktada işler biraz daha sarpa sarıyor. Hikâyenin göründüğü kadar masum olmadığı onunla anlaşılıyor. Peter'in ailesiyle, kadınlarla ve dünyayla olan ilişkisinin anlatılmasıyla birlikte Ilonka'nın sevdiği bu adamın aslında nasıl çatışmalarla boğuştuğu su yüzüne çıkıyor: Sıkı bir disiplin ve kurallarla dizginlenmiş bir hayat... Sonuçta ters tepen güdüler, bastırılmış duygular, hayaller ve istekler... "Her şey gayet güzel" numarasıyla sahte bir hayat geçiren, âdetâ bir tiyatro oyunu oynar gibi ailecilik oynayan bir anne babası var Peter'in. Dolayısıyla o da böyle biri, o da kendini gizleyen, olduğu gibi gösteremeyen biri. Ve olmayı arzuladığı ama olamadığı bir kişilik var. Bu kişilik, enstürmanın müziğe son noktayı koyan en kalın teli: yani Judit.
Judit özgür, cesur, güçlü, doğal ve güzel bir kadın. Tam olarak da bu özellikleriyle Peter'i çekiyor kendine. Kitabın son bölümünde de onun ağzından anlatılıyor hikâye. Onun da gözünden bakınca taşlar yerine oturuyor. Bütünde bu üç insanın birbirleri için ne ifade ettikleri üç ayrı bakış açısından değerlendirilebiliyor. Böylece anlaşılıyor ki bu romanın başrolü, ilişkilerin ta kendisi.
Kısacası, bu enstrümanın üç telinden ruhumun üç katmanını dinlemişim gibi büyüleyici bir müzik peyda oldu benim için. En iyi, en zarif, en özverili hislerimden en kötü, en kaba, en bencil dürtülerime doğru bir yolculuk gibiydi; Ilonka, Peter ve Judit. Her biri akıllı insanlardı. Fakat zincirleme bir kaza geçirmişlerdi: Sevme kazası. Kitapta da söylendiği gibi: "Sevgi muazzam bir bencillik." Karşılığını katbekat fazlasıyla almak istendiği için.
Kitabın hikâyesi böyleyken böyle. Üslubu ise daha bir çekici. Bir insanın duygu ve düşüncelerinden tutun; yüzü, vücudu, davranışları ve mekânlara has detaylar her şey öyle güzel betimlenmiş ki zaman zaman Marcel Proust'un kaleminden bazı izler bulur gibi oldum. Her haliyle ince düşünülmüş ve nitelikli bir romandı okuduğum.
Bununla kalmadı. Her iyi kitapta olduğu gibi bu kitabın da kendi hikâyesinden taştığı; çevremizi, toplumu ve dünyayı resmettiği bir gerçek. Öncelikle kadın erkek ilişkilerine dair çok şey söylüyor kitap. Kadın erkek ilişkisi cinsellikten mi ibaret? Kadın erkek arasında olup biten her şey iki tarafın da cinsel arzularını doyurmak için sadece bir araç mı? Bu mesele ciddi anlamda irdeleniyor: #291663020 Kadının (Ilonka ve Judit) gözünden erkeğin, erkeğin (Peter) gözünden kadının nasıl değiştiği gösteriliyor. Kadının erkekten duygusal paylaşım ve bağ kurma gibi beklentileri varken erkeğin kadından beklentisi daha çok, güzellik ve cinsellik odaklı. Kadın kendini, erkek ise kadın(lar)ı feda eden konumda. Aslında günümüze dek sayısız toplumda biçilen cinsiyet rolleri bunlar. Bu hikâye sadece bir örneği. Judit ise aslında toplumun bu kemikleşmiş yargılarına baş kaldıran bir özgürlük abidesi âdeta. Erkeğe dilediğince söz geçiriyor, onu kullanıyor. Dayatılanın içinde gibi görünse de dışına çıkmış, baskılara boyun eğmemiş, sahtekâr ama özgür bir kadın. Bu nedenle de baskılananların (mesela Peter'in) merak ettiği, hayran olduğu, onun gibi olmayı arzuladığı kişi. Bu hikâyede kurban olmayı reddeden tek kişi o. Enstrümanın en kalın teli, müziğe son noktayı koyan, romanı özgürleştiren de o.
Ilonka'nın duyarlılığı ve Judit'in özgürlüğü. En ince ve kalın teller. Bu ikisi ile tamamlanıyor müzik. İkisini de arıyor kulağımız. Öyleyse birini bile bırakmamalı, vazgeçmemeli insan. İnsanlığından vazgeçmemek için.