İyi olmak yetmez, güçlü olmak gerekir bu hayatta.
10/10
·779 syf.··
Beğendi
·
2025 49. kitabı
·
20 günde okudu
·
Okunma: 30 Aralık 2025 01:07
Aslında budala olan Prens değil… Onu budala sanan dünyadır. Budala , ismiyle insanı yanıltan, içeriğiyle ise sarsan bir roman. Çünkü burada “budala” diye anılan kişi, aslında etrafındaki herkesin kaybettiği bir şeyi taşıyor: saflık, merhamet ve incitmemeye dair bilinçli bir çaba. Prens Mişkin saf, dürüst, merhametli ve iyiliğe inanıyor. İşte tam da bu yüzden bu dünyaya fazla geliyor. Dostoyevski onu bilerek bu kadar “temiz” yaratmış gibi; çünkü kirli bir dünyanın iyiliğe nasıl tahammül edemediğini göstermek istiyor. İnsanlar onun iyiliğini zayıflık ve hastalık sandı. Sessizliğini aptallık, affediciliğini acizlik olarak gördü. Çünkü bu dünyada iyi olmak artık bir meziyet değil; açıklanması gereken bir tuhaflık. Roman boyunca herkes konuşuyor, hesap yapıyor, seviyor gibi yapıyor, nefretini saklıyor. Mişkin ise sadece olduğu gibi duruyor. Ve belki de bu yüzden en çok o yaralanıyor. Aslında Prens’in tek suçu, insanlara olduklarından daha iyi davranmasıydı. Oysa bu dünyada çoğu insan, hak ettiğinden fazla iyilik görünce huzursuz olur. Çünkü iyilik, insanın içindeki karanlığı görünür kılar. Böyle bir dünyada iyi kalabilmek için güçlü olmak gerekir. Prens güçlü değildi; kırılgandı. Ve bu kırılganlık herkesin elinde bir silaha dönüştü. Ve en çok da Aglaya… Prens’i sevmek değil, onu biçimlendirmek istedi. Kendi karmaşasını, kendi gururunu, kendi yaralarını Prens’in kalbine bıraktı ve çekip gitti. Prens’e en büyük zararı verenlerin başında geldi. Prens’in çevresi de durumdan geri kalmadı. Herkes ondan bir şey bekledi: Birileri onun saflığını kullandı, birileri merhametini sömürdü, birileri de onu “fazla iyi” olduğu için cezalandırdı. Ve tam burada aklıma şu geldi: Aglaya, Jack London ‘ın Martin Eden kitabındaki Ruth’a, Prens de Martin’e benzemiyor mu? İkisi de saf bir içtenlikle sever. İkisi de kendileri gibi olmayan bir dünyaya kalplerini açarlar. Ve ikisi de sevdikleri kadınlar tarafından değil belki ama o kadınların temsil ettiği sınıf, değer yargısı ve kibir tarafından ezilirler. Ruth Martin’i anlayamaz, Aglaya da Prens’i. Çünkü ikisi de sevgiyi bir “üstünlük” meselesine dönüştürür. Prens Mişkin’in trajedisi tam da burada başlar: O, insanları oldukları gibi sever. Ama kimse onu olduğu gibi kabul etmez. Belki de Fyodor Dostoyevski ‘nin asıl budalalığı, iyiliğin bu dünyada yaşayabileceğine dair hala bir ihtimal bırakmasıydı. Mişkin iyiliğiyle, dürüstlüğüyle, saf merhametiyle bir aynaydı. Ve insanlar o aynada kendilerini görmekten nefret ettiler. Bu yüzden onu ezdiler, kullandılar, incittiler. Çünkü Dostoyevski’nin dünyasında iyilik bir erdem değil, bir tehlikedir. Kısaca, Budala, iyiliğin bu dünyada neden barınamadığını anlatan bir roman. Peki biz gerçekten iyi biri aramıza gelse, onu sevebilir miyiz? Yoksa onu deli, budala, saf diye kenara mı iteriz?
Edebiyat
BudalaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201231,6bin okunma
·
386 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.