“Hiçbir şey BEKLEMİYORUM
Hiçbir şey İSTEMİYORUM
Hiçbir şeyden KORKMUYORUM
ÖZGÜRÜM BEN”
“Din kuralları böyle bir cezaya izin veriyordu. Dini bütün bir kadın kocasından yakınmamalıydı. Kadının görevi, kocasına sorgusuz sualsiz itaat etmektir.”
Bu cümleyi okurken öfkeme yenik düştüm;
“Bir gün beni sopayla, burnumla kulaklarımdan kan gelene kadar dövdü.”
Din bu değil, bu olsa olsa kadınlardan korkan bir düzenin icat ettiği, din kisvesi altında pazarlanan uydurma sözler.
Zihniyetiniz batsın sizin. Kitabı okurken kendimi çoğu zaman bir okur gibi değil, bir tanık gibi hissettim. Sanki Firdevs’in anlattıkları bir romanın satırları değil de, bir kadının sessizce bir kenara çekilip “Artık dinle” demesiydi. Ve dinledikçe, kaçmak istediğim ama kaçamadığım gerçeklerle yüzleştim.
Firdevs’in hikâyesi çok erken başlıyor; çocuklukta. Şiddetle, yoksunlukla, değersizlikle. Daha en baştan bir kadının dünyaya hangi eksikten başlatıldığını görüyoruz. Okurken zaman zaman “Burada bir kırılma olur mu?” diye bekledim. Ama kırılmalar hep Firdevs’in aleyhine oldu. Aile, evlilik, iş… Hepsi farklı kapılar gibi görünse de aynı karanlık odaya açıldı. En çok zorlandığım yer, Firdevs’in fuhuşla kurduğu ilişkiydi. Çünkü toplumun bana öğrettiği ahlakla, Firdevs’in yaşadığı gerçeklik çarpıştı. Ama sayfalar ilerledikçe şunu fark ettim: Firdevs ilk kez bedeninin karşılığını kendi belirlediğinde, ilk kez “hayır” deme gücünü eline aldığında, bir tür özgürlük hissediyordu. Bu özgürlük fikri rahatsız ediciydi ama inkâr edilemezdi. Kitap beni tam da bu rahatsızlıkta bıraktı. Firdevs’i okurken sık sık öfkelendim. Erkeklere değil sadece; düzenin kendisine, suskunluğa, normalleştirilen şiddete, “böylesi kader” denmesine. Ve en çok da Firdevs’in yaşadıklarının bana bu kadar tanıdık gelmesine. Bu hikâye bana uzak bir coğrafyada, başka bir zamanda geçmiyordu. Aksine, fazlasıyla yakındı. Kitabın dili çok sade ama çok sert. Ağlatmaya çalışmıyor, acıyı parlatmıyor. Belki de bu yüzden bazı cümleler tokat gibi çarpıyor. Firdevs’in “sıfır noktası”na geldiği yer, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığını fark ettiği an. Garip bir şekilde, onun en güçlü olduğu yer de tam burası. Ölümü bekleyen bir kadının bu kadar korkusuz konuşabilmesi beni uzun süre düşündürdü. Kitap bittiğinde içimde bir rahatlama olmadı. Tam tersine, ağır bir sessizlik kaldı. Firdevs’i sevmek ya da onaylamak gibi bir noktada değilim. Ama onu anlıyorum. Ve belki de kitap tam olarak bunu istiyor: Yargılamadan önce durmayı, dinlemeyi ve düşünmeyi.
“ Sıfır Noktasındaki Kadın “bana şunu hissettirdi: Bazı kadınlar hayatta kalamaz, sadece direnebilir. Firdevs de direnenlerden biri. Onun sesi, kitabı kapattıktan sonra bile zihnimden çıkmadı. Belki de bu yüzden bu kitap unutulmuyor.
Unutulmamalı da…
Bu kitabı bitirdiğinizde Firdevs’i “sevip sevmemek” gibi bir noktada kalmazsınız. Onu anlamaya çalışırsınız. Ve belki de asıl soru şudur: Firdevs gerçekten suçlu mu, yoksa onu bu noktaya getiren düzen mi?
Nevâl El-Seddavi bu soruyu okurun vicdanına bırakır, cevaplaması zor ama kaçması imkânsız bir sorudur.
Okuyun, okutun ama unutmayın.