bir yemek nasıl yapılmaz? bir kitap nasıl yazılmaz?
1/10
·176 syf.··
2026 10. kitabı
·
7 saatte okudu
·
Okunma: 08 Ocak 2026 19:50
Mustafa Kemal'in en sevdiği yemeklerden birini kendisi hakkında okumalar yapan muhtemelen çoğu kişi bilir.. bu yemek, etsiz kuru fasulye; kendisinin ifadesiyle, yağlı fasulyedir.. peki bu yemek nasıl yapılır? şöyle; kuru fasulye, sıvı yağ, kuru soğan, salça, su, tuz gerekli miktarda temin edilir.. tencerenin içerisine önce eldeki sıvı yağ dökülür.. üzerine önceden doğranmış soğan eklenir.. soğanlar yağ içerisinde pembeleşinceye kadar kavrulur.. yağda kavrulan soğanın üzerine salça eklenir.. kısa süreliğine salça ve soğan bir arada karıştırılarak kavrulur.. devamında kavrulmuş salça ve soğanın üzerine kuru fasulye eklenir.. tencerenin içerisinde yer alan fasulyenin üzerine de miktarınca su ilave edilir.. bir süre sonra suda yumuşayan tencere içerisindeki kuru fasulyenin üzerine de gerekli oranda tuz ilave edilir.. ortalama yarım saat ocak üzerinde pişirilir.. evet, etsiz kuru fasulye ya da yağlı fasulye servise hazır.. ek: pişirilecek olan kuru fasulye pişirilmeden bir gün önce suya yatırılır, suda bekletilir.. yukarıdaki kuru fasulye yemeği tarifinin sıralaması yemeği yapan kişi tarafından değiştirilirse, ek olarak; fasulyeler bir gün önceden suda bekletilmezse, kuru fasulye ya yenilecek halden çıkar ya da tatsız tuzsuz, ne idüğü belli olmayan yavan bir yemeğe döner.. elbette bu tarifte malzemeler arası miktarın birbiri ile uyumu da önemlidir.. malzemeler arasındaki uyum oranı bozulunca da kuru fasulye yemeği, kuru fasulye yemeği olmaktan çıkar.. örneğin; bir gece suda bekletilmemiş kuru fasulyeleri, suyu malzemeye kıyasla bol yaparsanız, üzerine de tencereye önce fasulyeleri, sonra suyu, sonra soğanı, sonra yağı, en sonda da salçayı koyarak yaparsanız süreç sonunda tencere içerisinde göreceğiniz görünüşü bakımından büyük bir hayal kırıklığına uğratır sizi, damak tadınızı da bozar haliyle bu şekilde yapılmış kuru fasulye(?) yemeği.. benzer durum edebiyatta da geçerlidir.. evet, edebiyat, özgünlüğü, yeni biçimleri kendi içerisinde barındıran, bunlara müsait bir alandır.. ama bu -bence- edebiyatın her alanı için geçerli değildir.. örneğin, kişi biyografik temelli bir eser yazacaksa bunun kendi içerisinde belli başlı usulleri vardır.. kişi, öncelikle adına biyografik temelli eser yazacağı kişi hakkında kendince önemli gördüğü kitapları temin eder.. ardından temin ettiği bu kitaplardaki bilgileri birbiri ile ve eseri yazılacak kişi hakkındaki somut verilerle kıyaslar, doğru olmayanları, doğruluk oranı az olanları eler, tartışmaya açık olanları kendi bakış açısına göre dönemin şartlarını, kişinin genel yaşamını göz önünde bulundurarak yorumlamak adına elemeyebilir.. devamında adına biyografik temelli eser yazacağı kişinin kitabını nasıl yazacağına karar verir; çocukluğundan-ölümüne, yaşlılığından-çocukluğuna, hayatının farklı zamanlarından kesitler ile karma.. uzatmayayım.. ayşe kulin, Mustafa Kemal'i, Mustafa Kemal'in kendi gözünden hayatının son zamanlarından taa çocukluk günlerine değin hatırladıkları temelli bir nevi anı-roman, hatıra-öykü yazmış.. buraya kadar iyi güzel.. ama işler -bence- buradan sonra karışmaya başlıyor ve bu karışıklıklar, yanlışlıklar, çelişkiler, tezatlar, eksiklikler kitabın sonuna kadar gidiyor.. bu karışıklıklar, yanlışlıklar, çelişkiler, tezatlar, eksiklikler yumağına kitapta yazılanlar, Mustafa Kemal'in anlattıkları, düşündükleri üzerinden bakarak ilerleyelim.. bölüm 1 hayalleri olan bir çocuk 'çocuklarını kaybetmiş olduğundan, beş vakit namazında, dininin kurallarını aksatmadan yerine getiren çok dindar bir kadındır anneciğim.. (s.10)' der ayşe kulin.. -zübeyde hanımın dindar olmasının nedeninin çocuklarını kaybetmiş olduğunu düşünür, okuyucuya düşündürür ayşe kulin.. ben bunun böyle olacağına hiç ihtimal vermiyorum.. ---------------------------------------------------------------------------- Mustafa'nın okula başlama sürecinde hangi okula gideceği konusunda ali rıza bey ve zübeyde hanım arasındaki fikir uyuşmazlığı özelinde 'annem ilk kez babama karşı geldi, ağladı, haykırdı, bağırdı çağırdı ve kısa bir süre için de olsa, dediğini yaptırdı (s.10)..' der ayşe kulin.. -ben bunun da böyle olabileceğine ihtimal vermiyorum.. ---------------------------------------------------------------------------- 'hocanın emrettiği gibi rahlenin önünde dizlerimin üzerine oturdum ve kuranın kutsal kelamının ne olduğunu hocadan dinlemeye başladım. söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. (s.11)' der ayşe kulin.. -ben buradaki Mustafa'nın '... söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum..' cümlesinin de doğruluğuna pek ihtimal vermiyorum.. ---------------------------------------------------------------------------- 'bir hafta sonra sınıfta bir arkadaşımla kavgaya tutuşunca hoca bir önceki kabahatimin de acısını çıkarmak istercesine beni falaka değneğiyle çok fena dövdü. eve yüzümde ve kollarımda o dayağın izlerini taşıyan berelerle döndüm. akşamüstü beni şikayete evimize gelen hocayla babam aralarında ne konuştular bilmiyorum ama hoca gittikten sonra babam beni o okuldan alacağını, selanikte o yıl yeni açılan ve çağdaş eğitim veren şemsi efendi özel mektebine yazdıracağını söyledi. (s12)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin Mustafa'nın bunları mahalle mektebinde yaşadığını söyler.. bu yanlıştır. olay Mustafa, mahalle mektebinde iken değil, mülkiye rüştiyesinde iken gerçekleşir.. mülkiye mektebinde kaymak hafız diye tanınan okulun matematik öğretmeni hüseyin efendi Mustafa'yı döver, bunu gururuna yediremeyen Mustafa olayı (babası ali rıza beyin annesi) büyük annesi ayşe hanıma anlatır.. ayşe hanım Mustafa'yı bu sebepten okuldan alır.. ---------------------------------------------------------------------------- '... benden önce iki erkek iki de kız evlat kaybeden anneciğime.. (s.14)' der ayşe kulin.. -Mustafa Kemal Atatürk'ün kardeşleri: fatma 1872-1875, ahmet 1874-1883, ömer 1875-1883, (kendisi) Mustafa 1881-1938, makbule 1885-1956, naciye 1889-1901 Mustafa (Kemal Atatürk) kitaptaki anlatım sürecine göre burada selanikte annesinin yanında.. yukarıdaki cümlenin devamında yer alan bir bölümde; 'rençper oldu ya işte,' dedi fazıla teyze, bana göz kırparak, 'tarlada çalışıyor ya, dayısı da ondan çok memnunmuş diye duydum.' 'ben rençper olmayacağım, okula gideceğim,' dedim. (s.20) der ayşe kulin.. naciyenin vefatı sonrası Mustafa Kemal 20 yaşındadır ve harp okulundadır.. yani kitaptaki anlatıma, kurguya, göre naciyenin hayatta olması gerekir ki, bu böyle olunca da ayşe kulinin dediği iki kız kaybeden anneciğime cümlesi askıda kalır.. kurgu bozulur, anlatım aksar.. ---------------------------------------------------------------------------- 'bütün gün gübreyle, toprakla, tezekle kucak kucağa olursan, mandaların peşinden koşar, fasulyeleri, lahanaları yemesinler diye elinde bir değnekle karga kovalarsan, bir de makbuleyle itişip kakışırsan, bir yere uzanmayagör, yorgunluktan hemen uyku bastırır böyle.. (s.14) 'ben dayımıza çiftlikte lahanalara dadanan kargaları kovalayarak, ufak tefek ayak işlerine de bakarak yardımcı olmaya başlamıştım..(s.19)' 'bostan ve bakla tarlalarının bekçiliğini yaparak, kardeşimle birlikte kargaları kovalayarak nasıl gerçekleşecekti bilmiyorum.. (s.21)' der ayşe kulin.. -Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı nuri conkerin anlattığı bir anısında geçen, (Mustafa Kemal'in çocukluğu için) bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi..' şeklindeki basit cümlesi ayşe kulinin elinde, dilinde, zihninde farklı sayfalarda kah fasulye olmuş kah lahana olmuş kah bostan olmuş.. şükür arada olması gereken bakla da olmuş.. ---------------------------------------------------------------------------- hayalim gerçek oluyor 'haklısın Mustafam,' demişti annem, 'baban cennette şu anda seninle çok iftihar ediyordur. (s.31) der ayşe kulin.. -ayşe kulin bu cümleleri zübeyde hanıma Mustafa Kemal'in annesine askeri rüştiye sınavını kazandığını söylemesi üzerine kurdurur.. devamında zübeyde hanım Mustafa Kemal'i selanik askeri rüştiyesine, 'beni okuluma teslim edip kardeşinin çiftliğine dönerken, 'haydi aslan oğlum benim, yolun açık, ömrün hayırlı ve uzun olsun,' demişti. önce boynuna atılıp onu öpücüklere boğmuş, sonra elini öpüp başıma koymuştum ve yine hayır duasını okumuştu.. (s.32) şeklinde elleriyle teslim eder.. oysa durum hiç de ayşe kulinin anlattığı şekilde bu denli kolay çözümlenmemiştir.. zübeyde hanım, oğlunun kendisinden habersiz girip kazandığı askeri okul sınavından haberdar olunca Mustafa'nın askeri rüştiyeye gitmesine izin vermez.. bugünlerde zübeyde hanım bir gece rüyasında oğlu Mustafa'yı altın bir tepsinin üzerinde, bir minarenin üstünde görür. zübeyde hanım rüyasında bu minarenin altına koşar ve oradan bir ses ona şu şekilde seslenir; 'oğlun askeri mektebe girecek. razı olursan yeri burasıdır. razı olmazsan aşağı atacağız..' bu rüyayı gördüğü gecenin sabahında zübeyde hanım, oğlu Mustafa'ya, 'rüyanı güzel gördüm Mustafa. okuluna gitmek istiyorsan müsaade ediyorum.' der.. yukarıda oğlunun okula gitmesine kolayca izin veren zübeyde hanım özelinde kitapta dört sayfa sonra şöyle bir bölüm vardır; 'askeri rüştiyeyi kazandığımı öğrendikten sonra, okula girebilmemi sağlayacak izin kağıdını imzalaması için anneme döktüğüm dillerin sonunda kağıda mührünü bastırmayı başardığım ve ayrıca üniformamı giymiş olarak elini öpmeye gittiğim işte o iki çok mutlu gün hafızıma adeta kazılıdır da.. (s.35) olayın yanlış aktarılmasının yanında kurgu, anlatım da zayıftır, kendi içinde çelişkilidir yani.. ---------------------------------------------------------------------------- adıma eklenen kemal evime eklenen baba 'selanikteki frerler mektebinin hususi sınıfına devam ettim. fransızcamı böylece kendi sınıfımdaki öğrencilere nazaran daha ileri bir seviyeye taşımış oldum. şiir ve edebiyatla tanışmam ise şiire meraklı ve kendi de şiir yazan sınıf arkadaşım ömer naci sayesinde gerçekleşmişti. edebiyat dalları arasında özellikle şiir çok hoşuma gitmişti. fakat hocalarımızdan biri, bu tarz işler seni iyi bir asker olmaktan uzaklaştırır, diye nasihat ederek, beni şiirle ilgilenmemeye âdeta razı etti. tavsiyesine uyarak kendi şiir denemelerimden vazgeçmiştim ama şiir okuma, güzel yazı ile güzel hitabet merakım hayatım boyunca devam edecekti.. (s.38)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, Mustafa'nın selanik askeri rüştiye günlerini anlatırken bir anda yukarıda yazdığım şekilde Mustafa Kemal'in manastır askeri idadisi günlerine geçiş yapar.. ayşe kulin bu paragrafın devamında da, 'okuldaki ikinci yılımın ilk ayını tamamlamak üzereyken bir hafta sonu yeni edindiğim Kemal adının müjdesini annemle paylaşmak üzere koşturarak eve vardığımda oturma odamızda hiç tanımadığım bir adamla karşılaştım. adamın ayağındaki terlikleri yadırgamadım, annem eve kimseyi ayakkabıyla sokmazdı tamam da, bana kapıyı açan annem, saçlarını ensesinde toplamıştı ve başında örtüsü yoktu. allah allah! (s.39)' diyerek/yazarak tekrar Mustafa Kemal'in selanik askeri rüştiye günlerine keskin bir dönüş yapar.. okuyucu, 1896-1899 yılları arasında farkına varmadan, kendisine hissettirilmeden ileri-geri götürülür.. kitabın kurgusu gereği bu anlayışla karşılanabilse de -bence- bu kurgudaki anlatım zayıftır, hele Mustafa Kemal'in eğitim-öğretimi hakkında bilgi sahibi olmayanlar için bu anlatım sakıncalıdır.. zira burada Mustafa Kemal'in rüştiye ve idadi dönemleri okuyucuya girift şekilde sunulmuştur, anlatılmıştır.. 'manastır’daki parasız yatılı lise artık benim yeni yuvamdı.. (s.44)' şeklinde Mustafa Kemal'in manastır askeri idadi günlerine giriş yapan ayşe kulinin altı sayfa önce Mustafa Kemal'in manastır askeri idadi günlerinden bahsettiğini unutması, yok sayması, da okuyucunun Mustafa Kemal'in eğitim-öğretim sürecinin hangi döneminde ne olduğu konusunda aklını karıştırmasına, yanlış bilgi edinmesine neden olabilir.. ---------------------------------------------------------------------------- 'rukiye teyze diye bildiğim, annemin pek sevdiği bir uzak akrabamız vardı, herhalde ona giderdim. öyle yaptım, hatta yaz tatilini beklemeden, o gün kapısında bittim kadının. rukiye teyze beni sokakta bırakmamıştı ama kendi yuvamın ve anamın sıcaklığını çok aramıştım. henüz on dört, on beş yaşlarındaydım, yetim olmanın yanı sıra bir anda anasız da kalmıştım. yüreğim hınçla doluydu. (s.44)' der ayşe kulin.. -selanik askeri rüştiyesine gittiği sırada Mustafa Kemal'in annesi zübeyde hanımın, hüseyin ragıp bey ile ikinci evliliğini öğrenen Mustafa Kemal'in bu evliliğe karşı verdiği tepkiyi yukarıda yazıldığı şekilde anlatır ayşe kulin.. ancak bu bilgiler yanlıştır. zira Mustafa Kemal, annesinin ikinci evliliğine karşı takındığı tavırda evi terk ettikten sonra rukiye teyzeye değil, ali rıza beyin kardeşine, emine halasına, gider.. ---------------------------------------------------------------------------- 'bir gün bizi çok korkutan bir olay oldu, zamanın maarif nazırı rıza paşa biz baskıya hazırladığımız gazetemizi saklayamadan maiyetiyle birlikte içeri daldı. gazetemizin son nüshası masanın üzerinde duruyordu. masaya yaklaşıp gazeteye şöyle bir göz attı, yüreğimiz ağzımızda bekledik, hiçbir şey sormadan yürüyüp dışarı çıktı, yandaki sınıfa geçti. hepimiz o gün ve daha sonraki günler gazeteyi kimin çıkardığına dair bir soruşturma bekledik. elbette sorumluluğu üstlenecek, benim hazırladığım gazetenin bana yardımcı olan arkadaşlarımı da yakmasına göz yummayacaktım, ki ben de tam o günlerde büyük ihtimalle selanik, en kötü ihtimalle izmire çıkacak tayinimi bekliyordum. gazete hakkında soruşturma başlatılmadı. sultan II. abdülhamitin çok tepki almakta olan istibdadına genelkurmay başkanı rıza paşa ya yeni kurbanlar vermek istememişti ya da merhametli bir adamdı. hakkında biraz erken karar vermişim. tayinim selanik veya izmire değil, şama çıktı.. (s. 46)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, Mustafa Kemal'in harp akademisi birinci sınıfında iken kendi el yazısıyla çıkardığı gazetenin okul idaresince yakalandığı süreci yukarıda yer aldığı şekilde anlatıyor.. ama bu anlatım yanlışlıklar, kendi içinde çelişkiler, belirsizlikler ile dolu.. şöyle ki, rıza paşa ayşe kulinin dediği gibi maarif nazırı değil, okul nazırı yani okul müdürü.. okul nazırı olan rıza paşayı maarif nazırı yapan ayşe kulin aynı anlatımın sonunda okuyucuya bu rıza paşayı genelkurmay başkanı olarak düşündürüyor.. oysa o zamanlar osmanlıda genelkurmay başkanlığı adında bir kurum yok, yine bu zamanlarda erkanı harbiyei umumiye riyaseti de yok.. bu zamanlarda seraskerlik makamı var ve bu zamanlarda bu makamın başkanı da mehmed rıza paşa.. ayşe kulinin anlatımının başında okul müdüründen rıza paşa diye bahsedip devamında (o zamanlar olmayan bir kurumun) genelkurmay başkanından da rıza paşa olarak bahsetmesi okuyucunun aklını karıştırıp bu ikisinin aynı kişi olabileceğini düşündürebilir.. oysa okul müdürünün adı ali rıza paşa, seraskerlik makamı başkanı da mehmed rıza paşadır.. ek olarak; Mustafa Kemal, hazırladığı gazeteyi harp akademisinin birinci sınıfına gittiği sırada (1902 yılında) idareye yakalatır.. Mustafa Kemal, harp akademisinden 1905te mezun olur.. yani yukarıda ayşe kulinin dediği gibi Mustafa Kemal'in gazeteyi idareye yakalatması şama sürgün edilmesi için başlı başına bir sebep değildir.. arada üç yıl daha vardır.. ---------------------------------------------------------------------------- vuslat mümkün olmasa da hatırası yeter 'tanıştığımız tarihi kalbime kazımış olmalıyım ki hiç unutmamışım, onunla 1914 yılının 24 mayıs gecesi verilen bir kıyafet balosunda tanıştık.. (s.50)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, Mustafa Kemal'e bu cümleleri sofyadaki kıyafet balosunda tanıştığı dimitrina kovaçeva hakkında düşünmeye başladığı sırada söyletir.. ancak buradaki tarih yanlıştır.. Mustafa Kemal'in de katıldığı sofyadaki kıyafet balosunun verildiği, yapıldığı tarih 11 mayıs 1914tür.. yukarıda ayşe kulinin Mustafa Kemal'e söylettiği cümleyi bu bilgi eşliğinde tekrar okuyunca olay daha bir trajikomikleşiyor.. ---------------------------------------------------------------------------- '... upuzun serpuşumla hayli ürkünç bir uçbeyi kostümü vardı. bir yardım cemiyetinin kıyafet balosu tertipleyeceğini öğrendiğimde, baloda giyeceğim kıyafeti o günlerde istanbuldan gelecek olan bir türk diplomatına ısmarlamıştım.. (s.51)' der ayşe kulin.. -Mustafa Kemal'in sofyadaki kıyafet balosunda giydiği kıyafet uçbeyi kostümü değil, yeniçeri kıyafetidir.. kıyafet balosu da bir yardım cemiyeti tarafınca değil bulgaristanda o zamanlar resmi bayram olan -bulgarlarca önemli- kiril ve metodi adlı papazlar adına, şerefine, düzenlenen resmi kiril-metodi balosudur.. ayrıca -yanılmıyorsam- Mustafa Kemal, bu yeniçeri kıyafetini o sıralarda istanbulda bulunan arkadaşı kızanlıklı cevat beye yazdığı bir mektupla ister, yeniçeri kıyafeti trenle sofyaya, Mustafa Kemal'e gönderilir.. yani o günlerde istanbuldan sofyaya gelecek bir türk diplomatı yeniçeri kıyafetini getirmez.. ek olarak; ayşe kulin 'dansa başlarken, 'üstünüzdeki bir yeniçeri kıyafeti mi?' diye sormuştu. (s.51)' şeklinde dimitrinanın ağzından Mustafa Kemal'e soru yöneltir.. dimitrinanın yeniçeri kıyafeti deyip Mustafa Kemal'in uçbeyi kıyafeti demesi kurgu olsa dahi abestir.. tam tersi olsa ve Mustafa Kemal dimitrinaya, 'hayır, uçbeyi değil; yeniçeri kostümüdür..' cevabını verse -bence- daha hoş ve anlamlı bir kurgu olurdu.. ---------------------------------------------------------------------------- 'fethi de tıpkı benim gibi o günlerde babası yüksek rütbeli bir asker olan bir başka bulgar kızına aşıktı ve her ikimizin başında da kavak yelleri esiyordu. sevgililerimizle birlikte operaya, tiyatroya, konserlere, çaylara, danslı toplantılara gidiyor, bulgar devletinin resmi kutlama günlerinde verdiği davetlere çağrılıyor, balolara katılıyor, günümüzü gün ediyorduk.. (s.53)' der ayşe kulin.. -Mustafa Kemal, sofyaya askeri ataşe olarak gönderilmiştir.. yani Mustafa Kemal'in burada bulunma nedeni osmanlı devleti, osmanlı ordusu adına askeri, politik istihbarat faaliyetlerinde bulunmak, bilgi, belge toplamak ve bunları istanbula bildirmektir.. Mustafa Kemal, sofya günlerinde ayşe kulinin anlattığı şekilde bir hayat yaşamamıştır.. öyle ki Mustafa Kemal, sofyadan istanbula yazdığı mektuplarda sofyada parasız kaldığından, kendisine ek harcırah verilmesi bir yana maaşının bile ödenmemesinden sebep serzenişte bulunur ve bu paraların bilgi toplamasının olası olduğu davetlere katılması için gerekli olduğunu da belirtir.. ---------------------------------------------------------------------------- 'neyse ki tam da o günlerde rumelideki hıristiyan halklar osmanlıya karşı silahlı isyanlara başlamışlardı. aşk uğruna ölümcül skandallara kurban gitmeden, isyanları bastırmak üzere vatanımıza geri çağrıldık.. (s.53)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, Mustafa Kemal'in sofyadan ayrılma sürecini yukarıdaki şekilde anlatır.. ama burada bilgi yanlışlığı vardır. Mustafa Kemal'in sofyadan ayrılma nedeni rumelideki isyanlar değil 1915te başlayan çanakkale savaşıdır.. ayrıca Mustafa Kemal, bu görev için sofyadan istanbula çağrılmaz, deyim yerindeyse Mustafa Kemal kendisini istanbula, enver paşaya, istanbula zorla çağırtır.. ayşe kulinin Mustafa Kemal'in sofyadan ayrılması özelinde bahsettiği 'rumelideki hıristiyan halklar osmanlıya karşı silahlı isyanlara başlamışlardı..' cümlesinde kastettiği muhtemelen şudur; 1911 yılında arnavutlukta osmanlı devletine karşı bir isyan çıkar.. bu isyanı bastırmak üzere dönemin harbiye nazırı mahmut şevket paşa görevlendirilir, mahmut şevket paşa, askerliğini önceden bildiği Mustafa Kemal'i kendi maiyetine alır ve arnavutluka çıkan isyanı bastırmaya beraber giderler.. ---------------------------------------------------------------------------- 'araya savaşlar girdiği için dimitrinadan bir daha haber alamadım. onu özledim, düşündüm, rüyalarımda gördüm, eline ulaşmayacağını tahmin ettiğim mektuplar da yazdım. dimitrina, aklıma düştüğünde önceleri hasretten kalbimi kanatan, yıllar içinde ise ruhumu aydınlatan bir hatıraya dönüştü. bir daha hiç görüşemedik ama bende oluşan eğitimli, kültürlü, kişilik sahibi kadınlara hayranlıkta onun payı büyüktü.. (s.53)' der ayşe kulin.. -buradaki kurgu da ayağı yere basan bir kurgu değildir.. zira Mustafa Kemal bu süreçte önceden tanışıklığı olan madam corinne ile mektuplar üzerinden arkadaşlığını sürdürüyordur.. ---------------------------------------------------------------------------- bölüm 2 ormanın ortasında tek başına bir ağaç 'ben ki uygun bir taş parçasının bile konforlu yastık sayılabileceği cephelerde ömür tüketmişlerdenim, ölmeye bir saray odasında yatmamalıydım ama adamakıllı hasta olunca, fikrimi soran olmadı. devasız bir derde düştüğümü öğrendiklerinden beri hele, etrafımda dolanıp her dediğimi yapanlar şimdi an oluyor beni duymazlığa geliyorlar. meğer sarayda ikamet etmek de lafını dinletmek anlamına gelmiyormuş!' -ayşe kulin, yukarıdaki cümleleri Mustafa Kemal'e savaronadan dolmabahçe sarayına nakli sonrasında bu durumdan memnun olmadığının bir göstergesi, kendisine bu konudaki fikrinin sorulmadığının, kendisinin bu yer dışında başka bir yerde ikamet etmek isteyip istemediği konusunda fikrinin sorulmadığının bir göstergesi olarak söyletir.. ancak bu konu özelinde şöyle bir şey de vardır; Mustafa Kemal Atatürk, 1938 yazını çok sıkıntılı geçirir. hastalığı onu yatağa düşürür, ıstırabı çoktur, aynı zamanda havalar da çok sıcak gitmektedir. savarona yatında dahi sıcaklara dayanamaz, dolmabahçe sarayına nakledilir. sonrasını hasan rıza soyak şöyle anlatır: 'daha geniş ve havadar olması nedeniyle saraydaki odasına kavuşmak, Atatürk'ü ilk anda pek memnun etmişti. fakat ne yazık ki, bu memnunluğu çok sürmedi. sıcak hem de gittikçe şiddetini artırarak devam ediyordu ve doğal olarak bundan duyduğu rahatsızlık da o derecede ağırlaşıyordu. çaresizlik içinde yatak odasının pencere ve duvarlarına bahçeden hortumla su sıktırıyor, sıcağın tesirini azaltmaya gayret ediyorduk. yatağın karşısındaki duvarda bir tablo asılı idi. ilkbaharın kır çiçekleri ile bezenmiş yemyeşil bir yamaç üzerinde birkaç kocaman servi ile biri çiçek açmış, diğeri tomurcuklanmış iki meyve ağacını, arka planda bir göl parçasını ve ta uzaklarda heybetli karlı dağları tasvir eden çok güzel, çok canlı bir tablo. zannedersem, kafkasya dağlarından bir köşe. sıcak ve hastalıktan bunaldıkça uzun uzun bu tabloyu seyrederdi. herhalde öyle bir yerde, hasret kaldığı serinlik ve huzura kavuşabileceğini tahayyül ediyordu. bana bir iki defa 'böyle bir yer bulabilsek' de demişti. muhakkak, aynı hasret dolu arzuyu başkalarına da söylemişti ki, birisi kendisine 'alemdağı'nda çok güzel bir köşk olduğunu söylemiş. bir gün bana bundan söz etti ve prof. nihat reşat belger de dahil, ilgililerle beraber yerine gidip köşkü görmemizi emretti. hemen ertesi günü, prof. belger, istanbul vali ve belediye başkanı muhittin üstündağ, başyaver celal öner ve daha birkaç arkadaşla beraber, alemdağına gittik. vaktiyle sultan abdülaziz için yaptırılıp, sonradan vilayet milli emlak müdürlüğüne devredilmiş olan kasrı gördük. etrafı çam ağaçları ile çevrili ve kuzey rüzgarlarından korunmalı bir yerde idi. her tarafından güneş de alıyordu. profesör yeri pek beğenmişti; fakat bina bakımsızlıktan biraz harap olmuştu; iyice tamir edilmeden oturulamazdı. dönüşte durumu Atatürk'e sundum, dikkatle dinledi, hatta kasrın vali tarafından getirilmiş olan planını da inceledi; düşünceliydi, binanın tamire muhtaç bulunması hiç hoşuna gitmemişti... 'hele şimdi dursun bakalım! ileride tekrar görüşür bir karar veririz...' dedi. fakat bir daha bundan hiç söz etmedi.' Mustafa Kemal Atatürk, belki fazla masraf yapmamak, belki merkeze yakın olmak (hem kendisine olası anlık olarak sağlık yönünden müdahale edecek kişilerin, kurumların, tıbbi cihazların hem de askeri, bürokratik resmi görevli kişilerin o zamanlarda istanbulda olması..) belki de başka sebeplerden bu konudan -kendisinin dolmabahçe sarayı haricinde bir yere nakledilmesinden- bahsetmemiştir.. yani konu özelinde Mustafa Kemal'in fikrinin sorulmaması, isteğinin göz ardı edilmesi gibi bir durum yoktur.. ---------------------------------------------------------------------------- 'geçmiş günlerimi düşünüyordum,” diye fısıldadım. 'hangilerini? 'beni en mutlu eden anları elbette.' 'zaferle sonlanan savaşlarınızı yani...' 'allah rüyamda bile bana bir savaş daha göstermesin, salih,' dedim sesimi azıcık yükselterek, 'çünkü dünya üzerinde savaştan daha kötü bir şey yoktur!' salihle muzaffer bakıştılar, aklım gitti zanneden muzaffer, 'acaba kaşıntılar mı başladı yine?' diye mırıldanarak nöbetçi doktoru çağırmak için telaşla uzaklaştı. gençliğini savaş alanlarında tüketmiş muzaffer bir askerin savaştan nefret ettiğini söylemesini bunadığıma yormuştu.. (s.66)' der ayşe kulin.. -1938de Mustafa Kemal Atatürk'ün rahatsızlığından on beş sene önce, 1923te Mustafa Kemal'in şöyle bir sözü vardır; mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. hakiki düşüncem şudur; ulusu savaşa götürünce vicdan azabı duymamalıyım. öldüreceğiz diyenlere karşı, 'ölmeyeceğiz' diye savaşa girebiliriz. ancak, ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir. Mustafa Kemal'in farklı zamanlarda bu tarz (gerekmedikçe) savaş karşıtı söylemleri vardır.. geçmişinde bu tarz savaş karşıtı söylemleri olan bir kişinin üzerinden -görece- uzun bir süre geçtikten sonra yine savaş karşıtı bir söylemde bulunması yaşadığı hastalık sebepli aklının gittiğinin, bunadığının göstergesi midir? ---------------------------------------------------------------------------- çok çocuklu bir baba 'ben bir ağaca zarar vermemek için floryadaki köşkümü rayların üzerinde öteye kaydırtmış adamım.. (s.73)' der ayşe kulin.. - bu bilgi yanlıştır söz konusu köşk floryada değil, yalovadadır.. ---------------------------------------------------------------------------- 'çocuk sevgisi yüzünden ikisi erkek altısı kız, sekiz manevi çocuğum oldu benim. (s.74)' der ayşe kulin.. -cümledeki 'yüzünden' kelimesinin kullanımı yanlıştır.. 'yüzünden' kelimesi olumsuz anlam taşır.. ayşe kulinin burada 'yüzünden' yerine 'sayesinde' kelimesini kullanması gerekirdi.. çocuk sevgim sayesinde ikisi erkek.. ---------------------------------------------------------------------------- 'bir diğer oğlum, varna doğumlu adaşım mustafa, mübadele sırasında bulgaristandan yalovaya göçmüş bir ailenin evladıydı. 1926 yılındaydık galiba, ona yalova çiftliğinde atla gezinirken rastladım. on bir yaşında, bir deri bir kemik, üstü başı da perişan bir oğlancıktı.. (s. 80)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, Mustafa Kemal ile sığırtmaç mustafanın karşılaşmasını anlatmaya yukarıda yer aldığı şekilde başlar.. ayşe kulinin, '1926 yılındaydık galiba..' deme nedeni 1918 doğumlu olan sığırtmaç mustafanın Mustafa Kemal ile tanışmasını; 'o zaman daha sekiz yaşında idim. 1929 yılının yaz ayları içinde (16 eylül) bir gündü..' şeklinde anlatmasıdır.. 1918 + 8 yaş = 1926 yapıyor.. ama Mustafa Kemal ile sığırtmaç mustafanın beraber oldukları fotoğrafların çekilme tarihi 16 eylül 1929.. ayşe kulin bu çelişkiye istinaden Mustafa Kemal'e tarihi hatırlama konusunda yanılma payı veriyor.. oysa fotoğrafın tarihine baksa bunları yapmasına gerek yok.. direkt; '1929 yılındaydık..' şeklinde yazabilir.. ---------------------------------------------------------------------------- cumhurbaşkanına yakışır pek latif bir 'latifeyle aramıza giren, dini nikah kıymamış olmamız değildi.. (s.89)' der ayşe kulin.. -burada kıymamış muhtemelen yanlışlıkla yanlış yazılmış.. kıymamış değil, kıymamamış olacak.. ---------------------------------------------------------------------------- 'çok da müsriftir. bu yüzden makbuleye anneme hitap ettiğim gibi 'başımın tacı' yerine, 'başımın tatlı belası' demeyi daha uygun görmüştüm ama beni çok sık sinirlendiren kardeşime, ona en kızgın olduğum anlarda dahi hislerimi hiç belli etmedim, düşüncelerimi asla yüzüne vurmadım. birlikte büyüdüğümüz nurinin dışında, hakkında hiç kimseyle konuşmadım, hiç kimseye onu asla şikayet etmedim. sadece nuri bilirdi kız kardeşime her istediğini verdiğimi, borçlarını ödediğimi, kocasıyla birlikte batırdığı yatırımlarda kaybettikleri zararları dahi kapadığımı. hatta kocasıyla yeni bir eve taşındıklarında hediye ettiğim radyo bozulunca, tamir parasını da benden istemesini bile gülerek karşıladığımı, çünkü nuri benim her şeyimi bilen can yoldaşımdı.. (s.95)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, yukarıdaki cümleleri Mustafa Kemal'e kardeşi makbuleye yönelik söyletir.. bu bölüm yazarın isteğince bu şekilde kurgulanmış olabilir.. ancak işin gerçeği bu şekilde değildir.. Mustafa Kemal, bu konuları hasan rıza soyak ile konuşmuştur.. zira hasan rıza soyak Mustafa Kemal Atatürk'ün genel sekreteri/özel kalemidir.. Mustafa Kemal Atatürk'ün harcamalarını, hesabını tutan odur.. makbulenin isteklerini Mustafa Kemal Atatürk'e ileten odur.. hatta öyle ki bazen makbule hanım, istekleri abisi (Mustafa Kemal Atatürk) tarafından kabul edilmeyince hasan rıza soyakı suçlamış, abimi, hasan rıza bana karşı dolduruşa getiriyor vb. diyerek serzenişte bulunmuştur.. ---------------------------------------------------------------------------- 'beni ölümden kurtaran yazgım, bana, 'yapayalnız kal,' diye de buyurmuş olmalı ki ben ömrümü hep kesif bir ormanın içinde tek başına bir ağaç gibi sürdürdüm. gülerken, hatta gülümserken çekilmiş fotoğraflarım çok azdır; fikriyenin intiharından sonraki fotoğraflarımda ise sanki gözlerimde hep ince bir hüzün var. belli etmesem de çok üzülmüştüm hayatımda önemli yeri olan iki kadından birinin kara toprağa, diğerinin izmirdeki babaevine gidişine. ve eminim bu boşanmadan sonra çok yakınlarımın dışındakiler beni kadın kıymeti bilmez biri olarak algılamıştı. (s. 97)' der ayşe kulin.. -Mustafa Kemal'in fikriyenin intiharı (31 mayıs 1924) sonrası yakın zamanlarda çekilmiş fotoğraflarda gülümsememesi muhtemelen bu süreçte fotoğraflarının çekildiği yerler ve o yerlerdeki yaşanan, yakın zaman önce yaşanmış olaylar nedeniyledir.. örneğin; dumlupınar anıtı temel atma töreni için gittiği dumlupınardaki fotoğrafları, (detay için bkz. #282221478 , isteataturk.com/Kronolojik/Tari... ) 13 eylül 1924 tarihli erzurum depremi için bölgeye giden Mustafa Kemal'in burada çekilen fotoğrafları, (detay için bkz. #234814225 , isteataturk.com/Kronolojik/Tari... ) ne yapsın adam buralarda sürekli gülsün mü? fotoğraf makinesine ağzı kulaklarına varacak denli gülerek poz mu versin? buralar bölgelerdeki yaşanmışlıklardan sebep gülünecek yerler, gülerek poz verilecek yerler midir? bu arada Mustafa Kemal Atatürk, yalnız değil.. hayatının hemen her anında yanında tanışıklıkları çok eskiye dayanan arkadaşları var.. öyle ki kendisi arkadaşlarından kaçıp halkın içine sıradan bir vatandaşmış gibi giden, gitmeye çalışan, gitmek isteyen birisi.. he, Mustafa Kemal idealleri, duygu, düşünceleri özelinde belki çevresindekiler arasında tek adamdır.. çevresinde onun gibisi yoktur ama o, bu eksikliği yalnızlığa bürünerek kendisini arkadaşlarından soyutlayarak dışa vurmamıştır.. arkadaşlarına bunu direkt, dolaylı hissettirmemiştir.. bu arada Mustafa Kemal'in gülerken, gülümserken çekilmiş fotoğrafları, videoları da bolca mevcuttur.. ---------------------------------------------------------------------------- gerçekleşmesi zor çılgın hayaller 'o rejim cumhuriyetti! bana çok uzun gelen bir zaman dilimde sadece kalbimde taşıdım bu hayali. nuri, ismet ve hüsrev hariç kimseyle paylaşmadım. (s. 106)' der ayşe kulin.. -burada eksik bilgi vardır.. zira Mustafa Kemal, cumhuriyetin ilanı öncesinde zafer sonrası rejimin cumhuriyet olacağını mazhar müfit kansuya da söylemiştir.. detay için bkz. #275107259 ---------------------------------------------------------------------------- rüzgarlı tozlu ve şanlı mudanya 'sahi, neden benim neşe saçan bir fotoğrafım yoktur acaba? (s. 115)' der ayşe kulin.. -buraya cümlenin aksi yönünde gerek ben fotoğraf/lar ekleyebilirim gerekse de incelememi -varsa- okuyanın gözünde bu tarz fotoğraflar direkt canlanır.. ---------------------------------------------------------------------------- yurtta ve cihanda sulh & sanatla yaşamak 'büyük zaferi kazandığımızda, işgalci yunan ordusunun mağlup komutanı trikoupisin, uşaktaki karargahıma girerken haliyle üstüne basmak durumunda kalıp aşağılanması için bir askerimin giriş kapısına serdiği yunan bayrağını gördüğüm an, yerden kaldırtıp katlayarak generale vermiştim.. (s. 118)' der ayşe kulin.. -burada yanlış bilgi var.. evet, böyle bir olay yaşanmıştır ama bu şekilde yaşanmamıştır, şu şekilde yaşanmıştır; 30 mayıs 1921de dönemin yunan kralı konstantin izmire gelir.. kendisine ikameti için iplikçizade köşkü ayarlanır.. konstantin ikameti için ayrılan bu köşke geldiğinde köşkün girişine serilen türk bayrağını çiğneyerek köşke girer.. bu tarihten yaklaşık bir buçuk sene sonra büyük taarruz ile düşman türkler tarafından denize sürülürken, dökülürken 14 eylül 1922de aynı iplikçizade köşküne Mustafa Kemal gelir.. Mustafa Kemal, kendisi için hazırlanan bu köşke geldiğinde köşkün kapısı önünde yere serilmiş yunan bayrağını görür, kendisine buraya gelen konstantinin zamanında köşke türk bayrağını çiğneyerek köşkten içeri girdiğini, kendisinin de buna cevaben yunan bayrağını çiğneyerek içeri girmesi gerektiğini söyler orada bulunanlar.. Mustafa Kemal, kendisine bu söylenenlere yere serili olan yunan bayrağını kaldırdıktan sonra, 'o geçmişte bir hata yapmış, bir ulusun egemenlik timsalı olan bayrak asla çiğnenmez.' cevabını verip yunan bayrağını çiğnemeden iplikçizade köşküne girer.. ---------------------------------------------------------------------------- 'yanı başımda savaşan nuri'ye, 'göğsüme kurşun isabet etti,' dedim. düğmelerini çözdüğüm ceketimin içine soktuğu elini kalbime doğru uzatan nuri, elini dışarı çektiğinde parmaklarına kan bulaşmış olduğunu gördük ama ben hala ayakta ve hayattaydım. yüzümüzde ağlamakla gülmek arası çok tuhaf bir ifadeyle bakakalmıştık birbirimize. sonra ben ceketimi arkadaşımın yardımıyla çıkarıp fanila mı sıyırmıştım ve ancak o zaman anlamıştık nurinin elini sol cebimde kırılan saatin camının kestiğini.. (s.126)' der ayşe kulin.. -ayşe kulinin anlattıkları baştan aşağı yanlış, hatalı.. şöyle ki; Mustafa Kemal, nuri'ye göğsüme kurşun isabet etti demiyor.. nuri, Mustafa Kemal'in göğsüne çarpan şarapnel parçası olayını şöyle anlatır; saim (polatkan) bir emir telakki ederken bu küçük deliği görmüş; kumandanına: -vuruldunuz efendim, demişti. genç zabit, o vakit şu cevabı almıştı: -sus. benim yaralandığım duyulursa kuvve-i maneviyenin bozulması ihtimali vardır. Atatürk, göğsüne kuvvetle bir şeyin çarptığını duymuş, vücuduna bir kurşun veya şarapnel misketi isabet ettiğini anlamış fakat genç süvari mülazimine söylediği düşünceyle askerlerini şevkini bozmamak için aldırmamıştı. biraz sonra, saatine bakmak istediği zaman, şarapnel misketinin saatine isabet ederek parçaladığını görmüştü. bkz. 23 kanunusani (ocak)1937 tarihli cumhuriyet gazetesi (nek.istanbul.edu.tr/ekos/GAZETE/cum... -ilgili yazı pdfnin 7. sayfasının sol başındaki köşede yer alıyor..) ---------------------------------------------------------------------------- 'conk bayırında omuz omuza savaşarak kazandığımız zaferden dolayı soyadı seçimleri sırasında conker soyadını da ona ben seçmiştim.. (s.126)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin, yukarıdaki cümleleri Mustafa Kemal'e arkadaşı nurinin soyadının nereden geldiğini düşündürürken söyletir.. ancak bildiğim kadarıyla cümlede yazım yanlışı vardır.. birden fazla kelimeden oluşmuş yer isimleri ayrı değil birleşik yazılır.. yani conk bayırı yazımı yanlıştır, doğru yazım conkbayırı olmalıdır.. (bu yazım yanlışı kitapta conkbayırının geçtiği diğer yerlerde, farklı sayfalarda da yapılmış..) ---------------------------------------------------------------------------- 'şimdi şu yatakta yatarken bütün bunları niye yaptım, diye düşünüyorum; Mustafa Kemal’i, Atatürk’e beğendirmek için mi, Atatürk’ü Mustafa Kemal’e bağışlatmak için mi? (s.132) der ayşe kulin.. -ayşe kulin bunları Mustafa Kemal'e kendi içinde kendisiyle hesaplaşma yaparken söyletir.. ben Mustafa Kemal Atatürk'ü 'Mustafa Kemal - Mustafa Kemal Atatürk' olarak ayırmaktan nefret ediyorum.. ayıranlar art niyetli ise onları da sevmiyorum.. benim gözümde hepsi birdir; Mustafa Kemal, Gazi Mustafa Kemal, Gazi Paşa, Halaskar Gazi, Mustafa Kemal Atatürk.. (bunu sadece yeri gelmişken söylemek istedim..) ---------------------------------------------------------------------------- 'uykusuz ve zor bir gecenin sonunda mersine vardık. hava yine hem çok sıcaktı hem rutubetliydi. askeri töreni izlemek ve konuşmaları dinlemek için uzun süre ayakta kaldım. zorlandığımı gören kılıçla salih onlara yaslanmamı fısıldadılar kulağıma. 'asla.' dedim, 'halkım beni ayakta duramayacak kadar güçsüz görmemeli. ölümcül hasta olduğum lafı dışarı sızarsa suriyedeki aç kurtlara yem oluruz!' geçit töreninden sonra şantiyeler ve çevredeki ören yerleri gezildi. giderek şişen karnımla ayakta durabilmekte zorlanıyor ama çektiğim acıyı belli etmiyordum. bu gezi benim son savaşımdı.. yok, yanlış anlamayın, fransızlarla değil, nefsimle olan savaşım.. ağrılarıma, acılarıma, yorgunluğuma karşı direndiğim ve gayretimin galip geldiği son savaş! ertesi günü, odamda yatağımdan hiç çıkmadan gramofonda sevdiğim şarkıları çalarak geçirdim.. (s.154)' der ayşe kulin.. -ayşe kulin Mustafa Kemal Atatürk'ün hakkında yayılan hasta söylentilerine cevap vermek, hatay konusunda hassas olduğunu göstermek için mersine yaptığı son ziyareti yukarıda yazıldığı şekilde anlatır.. söz konusu gezi şu şekilde gerçekleşmiştir; Mustafa Kemal Atatürk, 19 mayıs törenlerini izledikten sonra aynı gün mersine yola çıkar.. 20 mayıs 1938de mersine ulaşan Mustafa Kemal Atatürk burada kendisi için hazırlanan töreni izler.. kendisi kısa bir şehir gezisi yapıp vali konağına yorgun olarak gelir.. Mustafa Kemal Atatürk, ören yerlerini kitapta ayşe kulinin anlattığı gibi 20 mayıs 1938de değil, 21 mayıs 1938de, yani mersine gelişinin ertesi günü, gezer.. ve yine kitapta ayşe kulinin anlattığı gibi Mustafa Kemal Atatürk, ertesi günü de odasında yatağından hiç çıkmadan gramofon dinleyerek geçirmez.. 22 mayıs 1938de mersin limanında yaptığı kısa bir motor yolculuğu, gezisi sırasında gramofondaki plakta çalınan hafız mehmetin parçalarını dinler.. Mustafa Kemal Atatürk, 23 mayıs 1938de de mersinden ayrılıp adanaya doğru yolculuğuna devam eder.. ayşe kulin, Mustafa Kemal Atatürk'ün son mersin gezisinde 3 günde yaptıklarını 1 güne sığdırır devamında Mustafa Kemal Atatürk'ün motor yolculuğu, gezisi sırasında dinlediği gramofonu ona gün boyunca odasından çıkmaksızın yatağında dinletir.. ---------------------------------------------------------------------------- ayşe kulin, yine bu kitabında zübeyde hanımı pofur pofur baca gibi tütecek denli sigara içen bir kadına dönüştürür.. Mustafa Kemal'i hayatındaki kadınlarla olan ilişkilerinde -bence- uç noktalara varacak denli bayağılaştırır.. (bu konu özelinde kitabın farklı sayfalarında bölüm bölüm örnekler mevcut.. Mustafa Kemal, gezer, tozar, kadınların bazılarıyla gönül eğlendirir, kadınlarla tartışır, onlara olması gerekenden ağır konuşur bazen, sonra üzülür, onların arkada bıraktıkları kıyafetlere bakarak iç çeker, onlarla barışmak, onların hayatına geri dönmesini ister vb. vb.) Mustafa Kemal, kardeşi ve annesi ile olan ilişkilerinde de kitapta kurgulanan bazı anlarda olması gerekenden daha fazla agresiftir, sert, üst perdeden, ağır bir dille konuşur onlara.. bu incelememin başlarında yer alan üç adet, 'ihtimal vermiyorum..' ile biten cümlem var.. o cümleleri de kapsayacak denli bu konu özelinde bir iki şey diyeyim.. Mustafa Kemal, selanikte dönemin müslüman mahallesinde orta gelirli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.. annesi, babası, kardeşleri, diğer akrabaları dönemin bölgedeki hakim islami, kültürel yaşamı ile uyumlu bir hayat süren kişilerdir.. Mustafa Kemal'in çocukluğundaki ailesi ve akrabalarının yaşam tarzı olumlu anlamda Mustafa Kemal'e de yansımıştır.. yani Mustafa Kemal'in mayası döneminde kendisi ile aynı standartlarda yaşayan çoğu kişi gibi sağlamdır.. Mustafa Kemal, bu sağlam temel üzerine aldığı eğitim-öğretimler, okuduğu kitaplar, tanıştığı insanlar ile -bence- kusursuza yakın bir karakteri kendi elleriyle ilmek ilmek işleyip oluşturmuştur.. hayatı bu minval üzere olan kişinin kitaptaki gibi konuşması, düşünmesi bence kurgu da olsa abestir.. kitabın yazarı olan ayşe kuline ve onun yazdığı bu kitaba saldırgan bir üslupla aşırı olumsuz eleştiri yapmayı istemem.. zira ayşe kulin bu kitabı seksen dört yaşında iken yazmıştır.. ancak kendisi hakkında da bir iki şey söylemek isterim.. ayşe kulin kitabının sonunda şöyle der, 'benden Atatürk’e dair bir kitap talep eden yayıncılarım faruk bayrak ve vedat bayraka, aylardan kasım günlerden perşembenin yazım sürecinde yardım ve desteklerini esirgemeyen sevgili menajerim barbaros altuğa, çok değerli dostum yazar mehmet murat somere, kitabımı yayıma hazırlayan editörüm beyza erteme, kapak tasarımını yapan hamdi akçaya, düzeltmen yılmaz akana, sayfa tasarımcısı simge sunara ve kitaplarımın hazırlanış süreçlerinde her daim sabırla kahrımı çeken asistanım gül bakioğluna sonsuz teşekkürlerimle.. (s.173)' kitabı talep üzerine yazan ayşe kulinin kitabı aceleye getirdiği gören göze açıkça görünüyor.. bu kitap 3 ekim 2025te satışa sunulmuş.. bu şekilde 29 ekim ve 10 kasıma özel bu kitabın satışının görece daha bir fazla olma kaygısı var mıdır bilmiyorum.. incelememin başlarında yazdığım kitabın içerisinde yer alan bazı bölümlerde açıkça görüleceği üzere kitapta yazım yanlışları, bilgi yanlışlıkları vb. maalesef bolca mevcut.. yani kitap en iyi ihtimalle aceleye getirilmiş, -bence- kitabın yazarının adına güvenerek kitabın bu şekilde dahi satılacağı düşünülmüş.. oysa seksen dört yaşında olan bir yazarın yazdığı kitabın üzerine, kitabın basım aşamasına gelme sürecinde daha bir fazla eğilmek gerekir.. yazar, yaşından sebep bazı şeyleri yanlış, eksik, kusurlu hatırlayıp bunları bu şekilde yazıya geçirebilir.. yazarın yazdığı kitabı kitabın ilgili konusu hakkında alanının uzmanlarına okuma yaptırarak bu sorun sıkıntının üzerinden gelinebilir.. (kaldı ki bu yazar genç, orta yaşlı olsa dahi yapılması gerekendir..) bu kitabın ise böyle bir süreçten geçmediği görülüyor.. (kitap bu süreçten geçmişse olay daha da vahim..) ayşe kulinin kendisinden Atatürk'e dair bir kitap talep edenlerin teklifini kabul etmesi de bence yerinde verdiği doğru bir karar olmamış.. bir yazarı, -bence- yazdığı kitaplar kadar üzerine yazamayacağını düşündüğü konular özelinde yazmadığı kitaplar da nitelikli yapar.. ayşe kulin, kitabında kitabı hakkında şöyle der, ''Atatürk'ün askeriyim,' diyebilmeyi isterdim ama bana ancak Atatürk hakkında yazanlardan biri olmak düştü. okuyacaklarınızı, onun hakkında yazılmış pek çok kitabı okuyup inceleyerek edindiğim birikimi yüreğimdeki Atatürk sevgisiyle harmanlayarak yazdım, istedim ki okurlarımı bu kitapta iyi asker ve kurucu devlet adamı Atatürk’ün değil, çocuk Mustafa'nın, delikanlı Mustafa Kemal'in, dost, aşık, evli, boşanmış ve en sonunda hasta ama her dem yalnız bir adamın iç dünyasına götüreyim. hatalarım olduysa o, beni kocaman yüreğiyle umarım bağışlar. sevgili okurlarım, sizler de öyle yapın, e mi? (s.172)' ayşe kulin, böyle diyerek kitabı hakkında gelecek, gelmesi muhtemel olumsuz eleştirilere peşinen cevap vermeyi mi düşündü bilmiyorum.. ayşe kulin, yüreğindeki Atatürk sevgisini hakkında yazanlardan biri daha şu şekilde olsaydı bence daha hoş olurdu; kendisiyle nehir söyleşi yapılıp bu kitaplaştırılsaydı ve bu nehir söyleşide ara ara ya da belirli bir bölüm altında, içerisinde, direkt ya da dolaylı farklı konular özelinde kendisine Atatürk hakkında sorular sorulup kendisi bu sorulara cevap verseydi bu daha sağlıklı olurdu diye düşünüyorum.. ama bu yazmış olduğu kitap ile Mustafa Kemal Atatürk'ü insanlara doğru tanıtmak, öğretmek, sevdirmek istemesine rağmen bunu sağlıklı bir şekilde yerine getiremediğini düşünüyorum.. tamam, niyeti iyi olabilir.. bence bu biraz da şuna benziyor; bir hastahanede işe yeni başlayan temizlik görevlisi koridorda temizlik yaparken yanına elinde telefon şarj aleti olan birisi geliyor ve bu temizlik görevlisine telefonunun şarjının bittiğini, telefonunu şarj edip acil olarak yakınlarından birini arayıp kendi hastasının durumu hakkında ona bilgi vermesi gerektiğini söylüyor.. devamında bu temizlik görevlisi bu kişinin elindeki telefon şarj aletini ve bu kişinin telefonunu alıyor ve ilk girdiği odadaki prize takılı fişi çıkarıp bu kişiye yardımcı oluyor.. ama bu temizlik görevlisinin telefonu şarj etmek için prizden çıkardığı fiş de odadaki yaşam destek ünitesine bağlı olarak yaşayan hastanın yaşam destek ünitesinin fişi.. evet, temizlik görevlisi iyi niyetle birine yardımcı oluyor ama diğer yandan aynı anda telafisi çok zor olan belki de olmayan bir kötülük/yanlışlık yapıyor farkında olmadan.. ilk baskısı 150.000 adet olan bu kitabın sahibi olan ayşe kulin en kötü ihtimal bu kitaptan muhtemelen sekiz milyon civarı kazanmıştır/kazanacaktır.. (yazarlar genelde kendi tanınırlığı, okur kitlesinin genişliği vb. ölçütler temelli kitabın satış fiyatı üzerinden yüzdelik telif alır.. ben burada ayşe kulinin kitap başı yüzde yirmi telif ücreti aldığını varsaydım.. kitabın etiket fiyatı: 275 tl.. yüzde yirmisi: 55 tl.. 150 bin x 55 tl= 8.250.000 tl..) ayşe kulin, belki bu kitaptan telif ücreti almadı belki ilerleyen süreçte bu kitaptan elde ettiği geliri löseve, darüşşafakaya, mehmetçik vakfına vb. bağışlayacak belki de bu tarz bir bağış yaptı ama kamuoyunun haberi yok.. peki ya kitabında anlattığı Atatürk imajı üzerinden çıkması muhtemel kaos? bu kitabı okuyan Atatürk karşıtları, düşmanları, Atatürk'ü sevenlere bu kitaptaki Atatürk'ü anlatıp, 'bakın sevdiğiniz adam böyleymiş, bunu da sizin gibi Atatürk'ü seven biri söylüyor, ben demiyorum..' diyebilir.. bu tarz cümlelere maruz kalan garibim karşı taraf da anlatır sonra, 'o kurgu ama gerçeklik payı çok düşük olan olaylar temelli bir kurgu.. yok o öyle değil.. yok bu böyle değil..' bu arada ilk baskısı 150.000 demişken, everest yayınlarının bu yaptığı da kitaba baktıktan sonra üzerinde durulması gereken ayrı bir konu.. yazarı ayşe kulin olmasa ilk baskısı -bence- kesinlikle 150.000 olmazdı.. kaldı ki türk dili edebiyatı okuyan bir üniversite öğrencisine aldığı derslerden birisi için bitirme, ders geçme ödevi olarak 'Mustafa Kemal'i kendi gözünden anlatan biyografik temelli anı-roman, anı-öykü kitabı yazınız..' , bir tarih okuyan üniversite öğrencisine aldığı derslerden birisi için bitirme, geçme ödevi olarak 'Mustafa Kemal'i tarihi vesikalara dayalı anlatan tarihi kurgu, anı-roman, anı-öykü kitabı yazınız..' verilse ve bu öğrenciler bu kitabı yazıp hocalarına verse -bence- muhtemelen hocalarından sağlam azar işitirlerdi.. ama işte isim ayşe kulin olunca işler değişiyor.. kendisi tanınan, okur kitlesi geniş olan bir yazar.. bu da bu kitap özelinde -bence- başka bir sıkıntı yaratabilecek bir konu.. madem konu Atatürk, bunu salih bozokun Atatürk ile ilgili bir anısı üzerinden örneklendireyim.. salih bozok Atatürk ile ilgili bir anısını şöyle anlatır; bir gün çankaya yöresinde bir köylü evine gitmiştik. evde ihtiyar bir köylü karısı ile oturuyordu. bize ikram edilen kahveleri içerken Atatürk bana köylü ile konuşmamı söyledi. köylüye ilk aklıma geleni sordum: -sen Gazi'yi tanır mısın? ihtiyar beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü: -Gazi'yi tanımayan var mı ki? dedi ve ekledi: -ben görmedim ama, her hafta hacı bayram camii şerifinde cuma namazı kılarmış. ta göbeğine kadar sakalları varmış. melek gibi, nur yüzlü, peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış.. gülmemi zor tutarak Atatürk'ün genç ve tıraşlı yüzüne baktım. o, kaşlarını çatarak kendisini tanıtmamamı emretti. dışarı çıktığımız zaman da güldü ve: -varsın, dedi, o öyle bilsin. gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini kaybetmenin ne anlamı var? yani? yani, insanlar haklarında olabildiğince sınırlı bilgi, fikir sahibi oldukları kişi, kişiler hakkında kendilerine anlatılanlardan, okuduklarından etkilenip bu kişiyi, kişileri akıllarında (olumlu ya da olumsuz..) aslında olmadığı şekilde oluşturabilirler.. yani, geniş okur kitlesine sahip olan ayşe kulin kitabında kendince oluşturduğu Atatürk imajı, karakteri, ile en az 150.000 kişiden bazılarına Atatürk'ü yanlış, hatalı, asılsız bilgiler, düşünceler ile sıkıntılı şekilde tanıtabilir, öğretebilir.. bir de Mustafa Kemal Atatürk'ün şöyle bir sözü var; 'tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir! yazan, yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.' evet, farkındayım.. bu kitap tarihi belgeler temelli olabildiğince nesnel ölçütlerle yazılmış olabildiğince objektif akademik kaygı güdülen bir tarih kitabı değil.. yukarıda da dediğim gibi ayşe kulin kitabı özelinde, '... hatalarım olduysa o (Mustafa Kemal Atatürk), beni kocaman yüreğiyle umarım bağışlar. sevgili okurlarım, sizler de öyle yapın, e mi? (s.172)' diyor.. ayşe kulinin Mustafa Kemal Atatürk'ün yukarıdaki sözünü bilip bilmediğini, biliyorsa kitabını bu sözü aklında tutarak yazıp yazmadığını bilmiyorum.. ayşe kulinin Mustafa Kemal Atatürk'ün sözünü bilip bilmediğini bilmiyorum derken aklıma geldi, ayşe kulin, ağırlıklı olarak kendisinin yazdığı bu kitabı hakkındaki röportajında kendisine bu tarz bir soru da yöneltiliyor.. ilgilisi, meraklısı, izlemek isteyen var ise linkini şuraya bırakayım; youtu.be/5Hp3aLpjHR4?si=... bu arada bu röportajda ayşe kuline, 'peki bir anlamda bu kitap da biyografi mi ayşe hanım?' şeklinde sorulan soruya ayşe kulin, 'hayır.. bu bir biyografi tabii ki değil..' diyor; youtu.be/5Hp3aLpjHR4?si=... tamam bunu ben de kabul ediyorum bu bir biyografi değil ama biyografik temelli bir kitap.. ama -bence- tarif sırasına uyulmayarak yapılmış adı kuru fasulye olan ama tadı kuru fasulye olmayan yemek gibi yapılmış/yazılmış bir biyografik temelli kitap.. adında Atatürk var ama tadında yok.. -bence- nasıl ki tarif sırasına uyulmadan yapılmış kuru fasulye yemeğini yiyen kişinin midesi bulanırsa, damak tadı bozulursa, bu kitabı okuyanın da aklı bulanabilir, görüş açışı bozulabilir.. bu anlattıklarımdan 'Mustafa Kemal Atatürk hakkında belli başlı şablon cümleler destekli kendisinin sürekli yüceltildiği tarz kitaplar yazılmalı..' düşüncesinin düşünülmesini de istemem.. elbette ki Mustafa Kemal Atatürk, yaptıkları, yapmadıkları özelinde dönemin şartları göz önüne alınarak çeşitli tarihi kaynaklara dayanılarak eleştirilebilir.. bu tarz eleştirilerin yer aldığı eserleri yazanın kişiliği, geçmişi, halde ne yapmak istediği vb. kriterler ile bu kişinin art niyetli mi yoksa iyi niyetli mi olduğu da sonrasında düşünülebilir.. ama Mustafa Kemal Atatürk, özelinde kendisi adına hissedilen iyi, güzel düşünceler temelli böyle bir kitap yazılması.. bu, bana biraz amacının dışına taşmış gibi görünüyor.. yukarıda da dediğim gibi bu kitabın yazarının seksen dört yaşında olmasından sebep bu konunun üzerinde yazarı merkeze alarak durmak istemem.. kendisinin kitabında kullandığı dilin, seçtiği anlatım tarzının, kitabı oluştururken okuduğu, karıştırdığı kaynakların -bence- daha farklı şekillerde olması gerekirdi.. neyse.. konuyu daha fazla kitaptan uzaklaştırmak, merkezden uzaklaşmak istemem.. buraya geçmişten bugüne dek yazdığım incelemeleri okuyanların bileceği üzere bu uygulamada bugüne dek -maalesef- az okunan ama uygulama kullanıcılarınca daha fazla okunmasını istediğim konulara dikkat çekmek için ya da içeriğinin bence eksik, sıkıntılı, yanlış olduğunu düşündüğüm kitaplara dikkat çekmek için kitap incelemesi yazmıştım.. bu incelemeyi de bu düşüncemden -kitabın içeriğinin eksik, sıkıntılı, yanlış olması- hareketle yazıyorum.. uygulama kullanıcılarının bu tarz kitaplara karşı dikkatini çekmek isterim, uygulama kullanıcılarının bu tarz kitapları okurken okudukları kişi, kişiler, olaylar özelinde temkinli olmalarını isterim.. (bu incelememi sohbet havasında yazmak istediğim için inceleme boyunca ilgili konular ile alakalı kitapları incelememe incelememin bütünlüğünü bölmesini istemediğim için eklemedim.. konu ile ilgili kitapları bu incelememin sonuna da eklemeyeceğim.. bu konu özelinde burada ilerleyen zamanda bu kitapları ayrı bir ileti olarak yazıp paylaşmayı düşünüyorum..) kitabın okuyucusuna, okuyucularına şimdiden iyi okumalar dilerim.. ya da kitabın görece en son güncel okuması tarafımca yapılıp hakkında gerekli yazı da yazıldı. okuyana/okuyacaklara şimdiden hayırlı olsun. (=
Mustafa Kemal Atatürk
Aylardan Kasım Günlerden PerşembeAyşe Kulin · Everest Yayınları · 20254,436 okunma
··
3.951 Gösterim
3 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Gerçekten çok detaylı bir inceleme yazısı yazmışşsınız. Sayfa numaralarını vermek suretiyle yazarın anlatımındaki eksik, hatalı, yanlış noktaları tek tek ele alıp, kendisiyle yapılan röportaj'ın yotube linkini bile merak edenler için paylaşmışsınız. Milli Mücadele ve Atatürk biyografillerini seviyorum. Kendi imkanım dahilinde İpek Çalışlar, Lord Kinross, Amstrong'tan Atatürk biyografileri okudum. Arkadaşlarından Cevvat Abbas Gürer'den de okudum. Latife Hanım'la ilgli yazılan birkaç kitap da okumuştum. Ayşe Kulin'in bu kitabını okumuştum. Ama kitabı beklediğim gibi bulamadığımı söyleyebilirim. İnceleme yazın için teşekkürler. Emeklerine sağlık diyorum🙏🙏
Grekov Kafkayevski
Gönderi Sahibi
teşekkürler.. ☺bu kitap özelinde fazla bir beklentim yoktu ama bu denli basit, sığ olacağını da düşünmüyordum.. neyse.. okuyup geçmiş olduk.. ✍☺
Cidden oturup, bu kadar şeye kafa patlatıp bu kadar şeyi yazıya mı döktün. Şaşkınım ve helal olsun diyorum. Seni alkışlamadan geçemeyeceğim. Emeğine sağlık 👏😅
Grekov Kafkayevski
Gönderi Sahibi
RETA bence de.. 😄
Keşke bu kitabı yazan kişi siz olsaydınız