Kötülüğün tarihi, büyük patlamalarla veya ani bir canavarlığa bürünüşle değil; duyarsızlığın bir alışkanlık, merhametin ise bir lüks sayılmaya başladığı o sessiz kırılma anıyla başlar. Biz aslında bir gecede kötüleşmedik; biz kötülüğü gündelik hayatın sıradan bir parçası haline getirdik. Vahşet, kırbaç darbesinden önce ihmalle, bağırmadan önce aceleyle, büyük zulümlerden önce ise "işlerin işleyişi böyle" diyen o soğuk kabullenişle sızdı aramıza. Acının sadece başkasına ait bir yük olduğunu kanıksadığımız an, insani olanla bağımızı kopardık.
Asıl yıkıcı olan, doğrudan zalimlik yapanlar değil; "aslında iyi biri olup" ses çıkarmayanların, "elimden bir şey gelmez" diyerek geri çekilenlerin ve vicdanı sızlasa da konforunu bozmayanların yarattığı o derin sessizliktir. Kötülük güç sahiplerinin eliyle doğabilir; ancak kalıcılığını, sessiz kalanların o görünmez katkısıyla sağlar. Güç, etik bir bilinçten ve sorumluluk duygusundan koptuğu anda yozlaşmaya başlar. Kendimize bağımlı olan, bizden daha zayıf bir varlık üzerindeki mutlak hakimiyetimizi şefkatle denetlemek yerine sadece "verimle" ölçtüğümüzde, sıradanlık zalimliğe dönüşür. Karşımızdakinin emeğini doğal, yorulmasını önemsiz, acısını ise kaçınılmaz gördüğümüz her an, kötülüğün dilini yeniden kurarız.
Ne ara bu kadar kötü olduğumuzun cevabı, hızın içinde hissizleştiğimiz o karmaşada saklıdır. Biz sadece hızlandık, verim takıntılı hale geldik ve rahatsız edici olan her şeyi görmezden gelmeyi "modernlik" sandık. Merhameti romantik bir zayıflık, vicdanı ise taşınması güç bir zahmet olarak gördüğümüzde; insanca olanı "yavaş", zalimce olanı ise "normal" bulmaya başladık. İnsan, kendinden zayıf olana nasıl davrandığıyla ölçülür ve biz bu ölçüyü, gücü sorgulamak yerine kullanmayı tercih ettiğimiz o gün kaybettik.