Gönderi

Biz Ne Ara Bu Kadar Kötü Olduk?
Puan vermedi·248 syf.··
2026 11. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 14 Ocak 2026 23:01
Canım Siyah İnci’mmm… Bu cümleyi nerede duyduğumu tam olarak bilmiyorum. Bir incelemede mi, bir yorumun satır arasında mı karşıma çıktı, hatırlamıyorum. Ama bir kitap hakkında böyle konuşulabilir mi diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Bir romana değil de, sanki yaşayan bir şeye seslenir gibi yazılmıştı. İşte o hitap, Siyah İnci’yi benim için sıradan bir okuma olmaktan çıkarıp merak ettiğim, dokunmak istediğim bir şeye dönüştürdü. Ocak ayı için kendime özenle hazırlanmış bir okuma listem vardı aslında. Planlı, düzenli, ayın ruhuna göre seçilmiş kitaplardan oluşan bir liste. Ama ben hiçbir zaman listelere birebir uyan bir okur olmadım. Kitaplarla ilişkim çoğu zaman bir plana değil, bir çağrıya dayanır. Siyah İnci de böyle geldi bana. Sırasını beklemedi, listedeki yerini önemsemedi. Doğrudan elime düştü. Anna Sewell’in Siyah İncisi, bir atın gözünden anlatılan bir yaşam hikâyesi. Ancak bu tanım kitabı açıklamak için yetersiz kalıyor. Çünkü anlatılan yalnızca bir hayvanın başına gelenler değil; insanın gücü elinde bulundurduğunda nasıl dönüştüğü, merhameti nasıl unuttuğu ve şiddeti nasıl sıradanlaştırdığı. Siyah İnci’nin sesi yüksek değil. İtiraz etmiyor, hesap sormuyor. Sadece yaşadıklarını anlatıyor. Ve belki de tam bu yüzden insanın içine daha çok işliyor. Kitap boyunca kötülük büyük ve dramatik sahnelerle değil, gündelik ihmallerle karşımıza çıkıyor. Bir kırbaç kadar, bir ilgisizlik de can yakabiliyor. Bir bakışın eksikliği, bir anlayışın yokluğu, bir canlıyı yalnızca “iş gördüğü” sürece değerli saymak… Sewell okuru suçlamıyor, parmak sallamıyor. Sadece gösteriyor. Ve bu gösterme hâli, çoğu zaman bağırmaktan çok daha sarsıcı. Ben okudukça düşündüm: Biz ne ara bu kadar kötü olduk? Hayvanların toplanmasını isteyecek kadar, önlerinden geçip giderken bir kap suyu, bir kap sütü çok görecek kadar… Merhametin bu kadar geri çekildiği bir yerde kötülük artık yüksek sesle gelmiyor; sessizce oluyor ve çoğu zaman kimse dur demiyor. Geçenlerde bir caminin önünde, gözlerimin önünde bir kedinin ezilip gidilişine tanık oldum. Kimse durmadı. Kimse bakmadı. Ben de sadece orada kaldım. O an ağlayamadım. Donup kaldım. Sanki duygularım yaşananların hızına yetişememişti. Ama Siyah İnci’yi okurken ağladım. Çünkü kitap, o gün bastırdığım her şeyi usulca yüzeye çıkardı. Anladım ki bazı acılar yaşandığı anda değil, anlatıldıklarında ağlatıyor insanı. Siyah İnci’yi yalnızca bir hayvan hikâyesi olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Bu kitap, güç sahibi olanla olmayan arasındaki her ilişkiye dair bir şey söylüyor. İnsan–hayvan, yetişkin–çocuk, güçlü–zayıf… Hepsinde ortak olan o ince çizgiyi hatırlatıyor: Sahip olmak ile sorumluluk almak arasındaki farkı. İtaat ile güven arasındaki mesafeyi.Kitapta iyi insanlar da var. Şefkatli eller, anlayışlı bakışlar, sevgiyle yaklaşan sahipler… Ama tam da bu yüzden kötülük daha görünür hâle geliyor. Çünkü Sewell bize şunu fısıldıyor gibi: Merhamet mümkündür. Başka türlü bir ilişki mümkündür. Ama bu, bilinçli bir tercihtir. Kitabı bitirdiğimde geriye bir hikâyeden çok bir duygu kaldı. Sessiz, ağır ama kalıcı bir duygu. Hemen başka bir kitaba geçmek istemedim. Çünkü Siyah İnci, okunup rafa kaldırılacak bir kitap değil. İnsan onunla biraz kalmak istiyor. Bazı cümleleri sindirmek, bazı sahneleri tekrar tekrar düşünmek gerekiyor. Başta bir başkasının anlattığı hâliyle aklımda kalan bu kitap, şimdi benim okuma yolculuğumda çok özel bir yerde duruyor. Siyah İnci, bana göre bir roman değil sadece; sessizliğin içinden konuşan bir vicdan metni. Ve bazı kitaplar vardır, insanı rahatsız ettiği için değerlidir. Siyah İnci, bana bir hikâye anlatmadı; bana neyi ne zaman unuttuğumuzu hatırlattı. Siyah İnci
1000Kitap
Siyah İnciAnna Sewell · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202411,9bin okunma
··
893 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Oğluma almıştım bu kitabı, incelemeden sonra mutlaka okuyacağım 😊
Lale
Gönderi Sahibi
Mutlaka okuyun:))
Kötülüğün tarihi, büyük patlamalarla veya ani bir canavarlığa bürünüşle değil; duyarsızlığın bir alışkanlık, merhametin ise bir lüks sayılmaya başladığı o sessiz kırılma anıyla başlar. Biz aslında bir gecede kötüleşmedik; biz kötülüğü gündelik hayatın sıradan bir parçası haline getirdik. Vahşet, kırbaç darbesinden önce ihmalle, bağırmadan önce aceleyle, büyük zulümlerden önce ise "işlerin işleyişi böyle" diyen o soğuk kabullenişle sızdı aramıza. Acının sadece başkasına ait bir yük olduğunu kanıksadığımız an, insani olanla bağımızı kopardık. ​Asıl yıkıcı olan, doğrudan zalimlik yapanlar değil; "aslında iyi biri olup" ses çıkarmayanların, "elimden bir şey gelmez" diyerek geri çekilenlerin ve vicdanı sızlasa da konforunu bozmayanların yarattığı o derin sessizliktir. Kötülük güç sahiplerinin eliyle doğabilir; ancak kalıcılığını, sessiz kalanların o görünmez katkısıyla sağlar. Güç, etik bir bilinçten ve sorumluluk duygusundan koptuğu anda yozlaşmaya başlar. Kendimize bağımlı olan, bizden daha zayıf bir varlık üzerindeki mutlak hakimiyetimizi şefkatle denetlemek yerine sadece "verimle" ölçtüğümüzde, sıradanlık zalimliğe dönüşür. Karşımızdakinin emeğini doğal, yorulmasını önemsiz, acısını ise kaçınılmaz gördüğümüz her an, kötülüğün dilini yeniden kurarız. ​Ne ara bu kadar kötü olduğumuzun cevabı, hızın içinde hissizleştiğimiz o karmaşada saklıdır. Biz sadece hızlandık, verim takıntılı hale geldik ve rahatsız edici olan her şeyi görmezden gelmeyi "modernlik" sandık. Merhameti romantik bir zayıflık, vicdanı ise taşınması güç bir zahmet olarak gördüğümüzde; insanca olanı "yavaş", zalimce olanı ise "normal" bulmaya başladık. İnsan, kendinden zayıf olana nasıl davrandığıyla ölçülür ve biz bu ölçüyü, gücü sorgulamak yerine kullanmayı tercih ettiğimiz o gün kaybettik.
Lale
Gönderi Sahibi
Belki de kötülüğün en rahatsız edici yanı, bize yabancı olmaması. Onu hep başkalarının aşırılığında aramak, kendi payımızı görünmez kılıyor. Sessizlikle, ertelemeyle, “sonra” diyerek büyüttüğümüz her şey, bir gün bizden bağımsız bir şiddete dönüşüyor. Bu yüzden soru “ne ara bu kadar kötü olduk?”tan çok, “hangi anda durup itiraz etmedik?” olmalı. İnsani olanı korumak, büyük fedakârlıklardan önce küçük rahatsızlıkları göze almakla başlıyor.