Öncelikle her şey iyi güzel hoştu da şu şaşkınlık nidasını atmama izin verin: Ne demek bu son değil? Ve bundan sonra, aradan seneler geçmesine rağmen daha gelmemiş olan bir final kitabını beklemek zorunda mı kalacağım? Allah bilir Scott Lynch hangi tarihte Centilmen Piç serisine bir kapanış yazacak da bir tur da onun ülkemizde yayınlanması için bekleyeceğiz. Vallahi ben seri bitti diye güvenip başlamıştım, kandırılmışım (╥﹏╥).
Hırsızlar Cumhuriyeti 'i bu yakınmalarımdan da anlayacağınız üzere serinin devam kitabı ve numara üçü olur. İlk kitap tamamen Camorr'da geçiyor ve ana karakterlerimizi içeren ekibin tezgahladığı büyük kumpasın ters tepmesi sonucunda eylemlerinin şehrin nasıl altını üstüne getirdiğini anlatıyordu. Tabii bütünüyle suç onlara ait değil lakin pek çok durumun, aşırı derecede zorlu bir düşmanın ve nice başka değişkenin daha, çok talihsiz dostlarımızın üzerine çullanması sebebiyle olayların pek farklı şekilde sonuçlanması mümkün değildi ne yazık ki.
Bu arada yazar seri boyunca hep tek romanda iki farklı zaman dilimini birlikte işlemiştir. Yani bir bölüm şimdiyi okusanız araya mutlaka bir bölüm geçmiş kesiti girer ve her iki hikâyede devam eden olayları içeriğinden atlamak gibi bir seçenek mümkün olmaz. Şimdi bu yapı bazen çok keyifli, çünkü diğer zaman dilimi de genelde en az öteki kadar ilgi çekici oluyor. Ama tam çok kritik bir sahnenin ortasında, reklam arası yemiş gibi geçmişe dönmek… evet, ufak çaplı sinir krizleri garanti ne yazık ki.
İkinci kitapta ise Camorr'daki o kanlı curcunadan canını zor kurtarmayı başaran hırsız kardeşler Locke Lamora ve Jean Tannen kapağı öyle ya da böyle yurtlarından çok uzağa atmak zorunda kalıyorlar. İlk kaçtıkları yer Vel Virazzo olurken biz hem orada yaşadıklarını hem de sonrasında yeni bir vurgun hedefiyle Tal Verrar'da düzenbazlıklar peşinde koştukları anı okuyoruz. Büyük bir kumarhane vurgunu ve devamında da deniz macerası var. Olay çeşitliliği bakımından güzel elbette ama ben ne derseniz deyin, yalan yok, ilk kitabı biraz daha fazla sevmiştim.
Serinin üçüncü ve mevcut son kitabında Locke ve Jean teknik olarak başarısız biten, hatta üstüne Locke'ın zehirlenmesi ile birlikte ekstra zararda oldukları Tal Verrar maceralarının ardından yine yersiz yurtsuz şekilde bu sefer de Lashain'de bulunmaktadır.
Ama dediğim gibi başrolümüzdeki zehir, insanın düşmanın başına bile gelmesini istemeyeceği türden meret bir şey olduğu için hikâyenin neredeyse bir 200 sayfasına kadar Locke'ın acı çekişini, aklımızdaki o “Hayatta kalacak mı?” sorusuyla birlikte okumak zorunda kalıyoruz.
Yani bu kısımlar kesinlikle sinir bozucu değil, aksine üzücüydü. Hem favori karakterimin bir türlü gün yüzü görememesine yanarken diğer taraftan da hep en yakın dostu olan Jean'in onun arkasını topladığını ve öyle ya da böyle Locke'ı düzeltmeye çalışan kişi olduğunu görmek kalbimde buruk bir mutluluğa sebep oldu. Hani şu Lamora'nın gönlünü verdiği kadın onun ölümle burun buruna geldiği böylesi bir anda bile yanında değildi ya, neyse onu tombişimin Habis Bacıları'na havale ediyorum ne diyeyim.
Tabii bu seferki mevzunun ciddiliği Jean'in bile üstesinden gelemeyeceği kadar fazla olduğu için ancak ve ancak o çok nefret ettikleri Bağlıbüyücülerden birinin yardımı ile Locke'ın kurtulması mümkün olur. Ama hiçbir şey bedava değildir elbette. Bu yüzden şimdi de Locke ve Jean'in Büyücülerin evi olan Karthain'de yapılacak olan bir seçimde Bağlıbüyücüler adına çalışarak siyasi bir seçime müdahale etmeleri ve bütün yeteneklerini onlar adına kullanmaları gerekmektedir. Karşılarındaki rakip ise kaderin komik bir şakası gibi diğer büyücü grubuna çalışan meslektaşları ve hatta kardeşleri olan Sabetha'dır.
Yani evet, bu kitapta nihayet o beklenen karakteri görebiliyoruz, üstelik geçmiş bölümleri taa Locke'ın onunla ilk kez bir araya geldiği ve ilk görüşte aşka kapıldığı andan, Gölgeler Tepesi'nden başlıyor. Daha sonra yine Peder Zincir ve Perelandro Evi'nde geçen Centilmen Piç günleri geliyor elbette. Yani bu bakımdan ilk kitaba biraz benziyor diyebiliriz ama bu seferkiler sırf onu daha yakından tanıyabilmemiz için özellikle Sabetha'nın bulunduğu anıları içeriyor.
Calo ve Galdo'yu yeniden gördüğüme çok sevindim, onları bu vesileyle bolca andım ve şu zamana kadar Sanza ikizlerine karşı duyduğum özlemin ne kadar büyük olduğunu meğerse hiç bilmiyormuşum. Ayrıca Peder Zincir için de durum keza öyle, kesinlikle çok sevdiğim bir baba figürüdür kendisi.
Bu arada bir taraftan günümüzde Locke ve Jean tarafının Sabetha tarafıyla girdiği kıyasıya mücadeleyi okurken diğer taraftan da geçmişteki dostluklarını sayfa sayfa yaşamak cidden değişik bir deneyim oldu benim için. Yanlış anlamayın, şimdi düşman değiller elbette ama işlerini ciddiye almazlarsa büyücüler karşı tarafa zarar vereceğini söylediği için ellerinden geleni yapmaları gerekiyor; bu da bize pek çok dalavere, irili ufaklı kötü şakalar, can yakan oyunlar, türlü türlü düzenbazlıklar, yüzlerce yalan ve kurulan pek çok tuzağı vadediyor. Muazzam bir çift taraflı akıl savaşı, üstelik hiçbirinin diğerinden aşağı kalır yanı yok.
Bu kitapta diğer iki hikâyede Sabetha'ya edindiğim kin büyük ölçüde yok oldu çünkü ben hep ailesi olan insanlar o kadar zor durumlar yaşıyor, evleri barkları başlarına yıkılıyor ve hatta aralarından bazıları ölüyor ya da ölümün eşiğine geliyor diye biraz da olsun Sabetha'yı suçluyordum. Tamam, belki o bu olayların hiçbirine bizzat sebep olmamış olabilir ama en azından o vakitlerde ailesinin yanında durarak onlara yardımcı olabilirdi. Ve ben hep “Madem Sabetha bu kadar harika biri, o zaman gelseydi de bir şeyleri değiştirseydi.” diye düşündüm.
Artık neden gittiğini bildiğim için fikrim büyük ölçüde değişti tabii, sonuçta her hikâyenin iki yüzü vardır.
Sabetha bu ekipteki tek kız, haliyle daha en başından bir mücadele ve kendini kanıtlama hâlinde; sahip olduğu nadir kızıl saçları ise onu hep tetikte olmak zorunda kaldığı bir hayata itmiş. Eğer sebeplerini açacak olsaydım ortalık pek çok açıdan savaş alanına dönebilirdi çünkü Scott Lynch kitabında sadece bir kere geçirmiş olsa da özellikle belli bir ülkede kızıl saçlı kadınlar için yazdığı kader cidden iğrencin de ötesinde; okuyunca neden bahsettiğimi anlayacaksınız. Bu sadece bir kurgu, biliyorum ama böyle bir şeyi gerçek olmadığını bilerek okumak bile çok zordu gerçekten.
Onun dışında Sabetha çok yetenekli ve hırslı bir Dürüst Vatandaş, yani hep yüksekleri hedefliyor çünkü bunu başarabileceğini de biliyor. Fakat şöyle bir husus var: Locke ve Sabetha çok çetrefilli ve aynı zamanda savaş havası veren tuhaf bir dans ritmiyle birbirlerine kur yaparken bizim cılız çocuğun sahip olduğu lider tarafı yüzünden her şey bir anda yokuş aşağı sürüklenmeye başlıyor.
Locke sebebi anlayamıyor elbette ama her şey aslında çok basit: Sabetha sevdiği adam tarafından yönetilmek değil, ona eşit bir güç olmak istiyor. Bu yüzden de Peder Zincir ölünce ayrılmayı seçiyor çünkü o zaman başa Locke'ın geçeceği kesin olan bir şey. Sabetha bu yüzden kendini daha fazla geliştirmek üzere başka ülkelere, hep istediği İlik Krallığı'na gidiyor ve bu ayrılık tam 5 yıl sürüyor. Zaten o arada da Camorr'daki olaylar patlak veriyor işte.
Demem o ki Sabetha'ya sebebi bu olduğu için asla kızamam, sadece hemcinsimi tebrik edebilirim. Yine de yaşanan kayıplar için de hâlâ çok üzgün olduğumu belirtmeliyim. Dediğim gibi bu kitapta o kişileri çokça anmak özlemimi daha da artırdı.
Ama iyi tarafından bakalım, burada Locke ve Sabetha ikilisi başta rakip olarak bir araya gelse de arada kendi özel hayatlarını da yürütmeyi ihmal etmiyorlar. Tabii her işlerinde olduğu gibi bu da kolay olmuyor. Sabetha deyim yerindeyse biraz zor birisi, Locke ise mevzubahis o olunca bütün beynini yitiriyor ve kadın bir süre kendisinden kaçtığı için de işler iyice kedi fare oyununa dönüyor.
Bu arada Locke'ın Sabetha karşısındaki zayıflığından yakınanlar olmuş ama aşk insana neler yaptırmıyor ki. Hem bana kalırsa bu şekilde iki kitap boyunca tanıdığımız büyük zekânın farklı bir yönüne, saplantılı aşkının onu ne hallere düşürebildiğine ilk elden şahit olmuş olduk. Bence aralarındaki dinamikler de çok güzeldi; keşke bir de sürekli Sabetha ortadan kaybolmasa, cidden. Kadın kedi gibi resmen, bir an var ertesi gün yok (╹▽╹).
Bu kitapta şu veya bu nedenle Bağlıbüyücüleri de fazlasıyla gördük, hatta onlarla ilgili birtakım sırlar da keşfettik. Ama bunlar umduğumun aksine bir hayli sıkıcıydı; hele ki aristokratları aratmayan o süslü ve dolambaçlı konuşmaları yok mu, tam gına geçirmelik. Ve içimden hepsine birden fazla kez vurmak geldi ama bir büyücüye saldırmak gibi bir hatayı yapan en son kişiyi hatırlayınca kendime çeki düzen vermek zorunda kaldım tabii.
Ayrıca Locke Lamora'nın hem geçmişi hem gerçek ismi hakkında oldukça çarpıcı bilgiler öğrendik ki sormayın. Bunları paylaşan kişinin Karthainli bir Bağlıbüyücü olması, üstelik sahip olduğu beş halkasıyla en güçlülerin arasında bulunması bu haberleri ne yazık ki çok da hayırlı yapmıyor.
Seçim süreci kıyasıya geçti ve Centilmen Piçlerin son üyeleri sırasıyla birbirlerine dünyayı dar ederken inanılmaz eğlendim. Para gerçekten de en iyi sadece zeki insanların elindeyken bir işe yarıyor.
Geçmiş kesitlerinde ise sergilenen çok güzel bir tiyatro oyunu vardı: Hırsızlar Cumhuriyet'i diye, zaten kitaba ismini veren de oydu. Scott Lynch ikinci kitapta denizlere merak salarken bu sefer de sahne hevesine kapılmış anlaşılan. Ve tabii ki de bunu alışılmış hâlinin dışında tamamen kendi versiyonunda yapmış. Kesinlikle görüp görebileceğiniz en ilginç ve yaratıcı tiyatro yorumlarından biri olabilir.
Kitabın sonu ise yine büyük bir olayla kapandı. Bizimkiler ortalığı her zamanki gibi karıştırdı ama buna ilaveten bazı tatsız şeyler de yaşanmadı değil. Evet, artık hakiki bir kötü adamımız var ve bu kişi final kitabında ana karakterlerimizin başını fena ağrıtacak.
Şöyle sağlam bir antagoniste lafım yok elbette. Ama bu dünyada beni en çok sinirlendiren şeylerden biri nedir bilir misiniz? Hâlihazırda mağlup edilen bir kötü karakterin dirilerek, ölümcül hastalıkları giderilerek ya da sakatlıkları mucizevi şekilde iyi edilerek yeniden hikâyeye dâhil edilmesinden başka bir şey değil. Bana sanki kolaya kaçmak gibi geliyor, yani yazar biraz daha uğraşarak yeni bir zorluk yaratsa ne olacak sanki? Ah, aklıma Tırpan 'daki Goddard geldi, kati suretle kurtulamadığımız bir hamam böceği de oydu işte.
Evet, böylelikle ben bir Centilmen Piç serisi kitabı için inceleme yazarken olduğu gibi yine çok eğlendim ama belki size bu kadar şey okumak külfetli gelmiş olabilir. Kusura bakmayın, söyleyecek çok şeyim var ama hepsini insan istese de yazamıyor; benden de bu kadarı çıktı. Daha fazla yazsaydım bu sefer de gereksiz uzatmış olurdum. (Sanki yapmamışım gibi) Böyle iyi kötü her şeye değindim işte.
Hırsızlar Cumhuriyeti 'ni kesinlikle öneririm, çok güzel bir kitap ve unutulmaz bir serinin devamı. Tabii benim favorim hâlâ ilk kitap ama sanırım bu seferkini ikincisinden daha çok sevdim, çünkü o ilk havaya bu daha çok yakındı. Hem Sabetha'nın varlığı da hikâyeyi çok değişik noktalara taşımış, bakalım finalde daha neler göreceğiz. Şimdilik hepinize hoşça kalın diyorum.
__________________________________________
* Centilmen Piç Serisi Kitapları İncelemelerim:
1) Locke Lamora'nın Yalanları → #271625065
2) Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler → #273627939
3) Hırsızlar Cumhuriyeti → #294407239
Sanmıyorum 4.kitabın geleceğini, kaç yıl geçti aradan yazar bile unutmuştur ne yazdığını 😂 zaten birçok teori var, yazar yeni bir centilmen piç üçlemesi yazacak diye. Buraya bırakıyorum kaynağı; kayiprihtim-com.cdn.ampproject.org/v/s/kayiprihtim...