Jack London harika bir anlatıcı.
Yol otobiyografik romanı son derece zor ve acı bir hayatı bile ne kadar canlı, güçlü, hatta neşeli bir macera ruhuyla anlatıyor.
Jack London 'ın Yol adlı eseri, yazarın 1890'lı yılların başında Kuzey Amerika kıtasını bir "hobo" (avare gezgin) olarak baştan başa geçtiği dönemdeki deneyimlerini içeren otobiyografik bir anlatı.
Yük trenlerinin üstünde, tamponlarında, vagonların arasında tehlikeli yolculuklar"Yolcular" (tren görevlileri) ile kovalamaca ve ustalıkla kaçışlarKöylerde, kasabalarda dilenme, yalan söyleme, hayatta kalma taktikleriHobo kampları, "tramp orduları" (örneğin General Kelly'nin 2000 kişilik işsiz ordusu)Hapse atılma (vagrancy/serserilik suçundan), Erie Cezaevi gibi korkunç deneyimler...Yol'un en adrenalin dolu kısımları! Jack London'ın anlattığı o kovalamacalar, demiryolu polisi/gardiyanları, yaşanan takip oyunları gerçekten okurken insanın kalp atışını hızlandırıyor.adeta o heyecanı yaşadım hissi veriyor, sanki sen de vagonun tamponunda, kör noktada saklanıyorsun, tren hızlanırken rüzgâr yüzüne çarpıyor ve arkadan bir bull bağırarak geliyor.Tehlikeli, buz gibi soğuk veya sıcaktan kavrulan demirler arasında yatmak, tren saatte 60-80 km hızla giderken her an düşme riski. Tren personeli onu atmaya çalışıyor, o ise yapışıyor, kurnazca manevralarla tutunuyor.London birinde dışarıda, azıcık tutunacak yerle asılı kalıyor, ölüm bir santim ötede. O betimlemeler inanılmaz canlı: Rüzgârın uğultusu, rayların takırtısı, karanlıkta yıldızlar...London bunu o kadar iyi anlatıyor ki, okurken gerçekten o heyecanı yaşıyorsunuz. Sen tren üstünde veya tamponda, rüzgâr yüzüne vururken "yakalanma" heyecanı yaşıyorsun, ama bir yandan da "düşersem bacaklarım gider" gerçeği var. London bunu öyle canlı anlatıyor ki, okurken sen de o soğuk vagonun içinde titriyor, ateşi harlamaya çalışıyor gibi hissediyorsun. Yol'un en çarpıcı adaletsizlik örneklerinden biri tam da "Yakalama" bölümünde geçiyor. Jack London, Niagara Falls yakınlarında "serserilik" suçlamasıyla tutuklanıyor ve Buffalo'daki mahkemeye çıkarılıyor. Orada 16 kişiyle birlikte sıraya diziliyorlar ve yargıç, her birine 15 saniye gibi inanılmaz kısa bir sürede 30 gün hapis cezası veriyor. Her hobo'ya 15 saniye ve 30 gün. Savunma hakkı yok, tanık yok, avukat yok, suçunu kabul edip etmediği sorulmuyor bile. London kendi sırasını beklerken şok oluyor: "Ben konuşacağım, haklarımı savunacağım" diye düşünüyor, ama o da aynı şekilde geçiştiriliyor. Bu, dönemin ABD'sinde işsizlik buhranı sırasında hobolara/serserilere karşı uygulanan sistematik zulmün bir yansıması, adeletsizliğe vurgu yapan etkileyici bölümlerden biri bu kısım. “Yol”, hem nefes kesen bir hayatta kalma hikâyesi hem de Amerika’nın alt sınıflarına yönelik sert tutumuna dair güçlü bir tanıklık ediyor. Çevirmenin Kaleminden... Ah Jack London, ah! Otuz yaşında bu satırları yazarken seksenine dek yaşayacağını, hem de zora gelince ceylan gibi koşacak kadar dinç olacağını hayal ediyormuş. Keşke... Daha ne maceralar yaşardı kimbilir, daha ne güzel romanlar, öyküler yazardı. Çiftliğinde başlattığı organik tarımın dünyaya yayıldığına tanık olurdu. El verdiği yazarların Nobel edebiyat ödülleri aldığını, ondan esinlenen edebiyat akımlarının çıktığını, sirk hayvanlarının durumundan dalga sörfüne kadar dikkat çektiği konuların dünyanın gündemine geldiğini görürdü. Coşardı, taşardı, yeni bir güçle yine alırdı eline kalemini. Ama maalesef bu satırlardan on yıl sonra, umduğu ömrün yarısını yaşamış, aklındaki romanların, öykülerin yarısını yazmış olarak, kırk yaşında gitti.Erken gitti. Yine de sağolsun, varolsun, kırk yaşına elli kitap sığdırdı. Bize nice kahramanlar, nice maceralar, nice aşklar, okumaya doyulmaz nice güzel cümleler bıraktı.Artık o coşkulu kalemiyle dünyanın tüm okurlarına armağan ettiği roman ve öykülerde yaşıyor.Ve bu güzelliklerin değerini bilen, onlarla zenginleşen okurlar var olduğu sürece yaşamaya devam edecek. (s. 138)Iyi okumalar.