Serinin üçüncü kitabının da sonuna geldik.
İlk kitap olan Swann'ların Tarafı’nda çocukluğun büyüsüne kapılmıştık, ikinci kitap olan Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde kitabında ise ergenlik rüzgarlarıyla sahilde dolaştık. Şimdi geldik serinin üçüncü cildi Guermantes Tarafı’na.
Artık taşradan ve sahil kasabasından çıkıp, Paris sosyetesinin (o dönemin "High Society"sinin) tam göbeğine, VIP salonlarına dalacağız.
Bu kitap için en doğru tanım bence şu olurdu: "Büyünün Bozulması" veya "Maskelerin Düşüşü."
Dikkat, buradan sonrası ufaktan spoiler içeriyor. Daha doğrusu olay örgüsü diyelim.
Önceki incelemeler de yaptığım gibi bu kitabı da dört ana konu başlık altında incelemek istiyorum. O halde başlayalım.
1) O "Ulaşılmaz" Düşes
Önceki bölümlerden hatırladığımız gibi anlatıcımız çocukluğundan beri "Guermantes" adına takıntılıydı. Onları yarı tanrı, yarı masal kahramanı gibi görüyordu. Bu kitapta ailesiyle birlikte Guermantes Dükü ve Düşesi’nin yaşadığı malikanenin bir kanadına taşınıyorlar.
Ve macera başlıyor. Anlatıcımız bu sefer de Düşes de Guermantes (Oriane)’a kafayı takıyor. Kadını sokakta gördüğünde heyecandan bayılacak gibi oluyor. Onu "saf bir şiir" gibi hayal ediyor. Binbir takla atıp o çok merak ettiği salonlara girmeyi başardığında ise ne görüyor? O ilahi varlıklar aslında dedikodu yapan, birbirinin kuyusunu kazan, sığ, hatta bazen aptalca şakalar yapan sıradan insanlar!
Bu kısım, hani çok hayran olduğun bir ünlüyle tanışıp "Bu muymuş yani?" dediğin o hayal kırıklığı anıdır. Proust, aristokrasinin o ulaşılmaz büyüsünü alıp, gözümüzün önünde paramparça ediyor.
2) Salon Sohbetleri ve "Zeka" Yarışları
Kitabın büyük bir kısmı akşam yemeklerinde ve davetlerde geçiyor. Burası tam bir sosyal medya arenası gibi. Herkes kimin ne giydiğiyle, kimin soyadının daha köklü olduğuyla ilgileniyor.
Kitabın arka planında dönemin büyük siyasi olayı (Dreyfus Davası) var. İnsanlar bu dava yüzünden kamplara bölünüyor, dostluklar bitiyor. Tıpkı bugünkü politik kutuplaşmaların arkadaş gruplarını dağıtması gibi çok tanıdık bir atmosfer var.
3) Büyükannenin Ölümü
Bu şatafatın ve boş sohbetlerin ortasına Proust, okurun kalbini söken bir olay yerleştiriyor: Büyükannenin hastalığı ve ölümü.
Bu bölüm, kitabın (ve belki de serinin) en insani, en gerçekçi ve en acı bölümlerinden biri. Bir yanda Düşes'in o gece giyeceği elbisenin rengini tartışan "elitler", diğer yanda can çekişen sevgi dolu bir büyükanne.
Proust burada dönemin tıbbıyla ve doktorların kibriyle de inceden dalga geçiyor.
4) O Meşhur "Kırmızı Ayakkabı" Sahnesi
Bu sahneyi anlatmadan geçemem, çünkü kitabın özetidir. (Spoiler sayılmaz, kitabın ruhunu anlamak için elzemdir).
Kitabın sonunda, Charles Swann (ilk kitaptaki dostumuz) Düşes’e ölümcül bir hastalığa yakalandığını ve çok az ömrü kaldığını söyler. Düşes ve Dük ise o sırada bir partiye gitmek üzeredir.
Dük'ün tepkisini beklersin? Üzülmek mi? Hayır. Dük, karısının "kırmızı ayakkabılarını" giymediğini fark eder ve "O kıyafetle o ayakkabı olmaz, git kırmızıyı giy, geç kalıyoruz!" diye telaşlanır.
Swann’ın ölümü umurlarında değildir; önemli olan kırmızı ayakkabının kombine uymasıdır.
Proust burada çok ince bir nezaket ve kibarlık, aristokrasinin sadece maskesidir mesajını verir. Altında buz gibi bir bencillik yatar.
Artık 7 ciltlik serinin 3. kitabıyla beraber, önceki kitaplardaki doğa betimlemelerinin yerini, sayfalarca süren salon konuşmaları alıyor. Bu kısımlar bazen yorucu olabilir ("Yeter artık, ne çok konuştunuz!" diyebilirsin).
Proust, insan gruplarının nasıl davrandığını, dışlanma korkusunu ve "ortama uyum sağlama" çabasını öyle bir analiz ediyor ki, bugünkü plaza hayatını veya sanat çevrelerini okuyor gibi hissediyorsun.
Ayrıca anlatıcımızın subay arkadaşı Saint-Loup’u garnizonda ziyaret ettiği bölümler ("Doncières") kitabın en sıcak, en dostane kısımları. Erkek dostluğu ve askerlik ortamı, Paris’in sahteliğine güzel bir mola verdiriyor.
Uzun zamandır böyle detaylı, ince eleyip sık dokuduğum incelemeler yazmıyordum, iyi geldi.
Son olarak toparlayayım artık incelememi: Guermantes Tarafı, hayallerimizin gerçeklerle çarpıştığı o sert duvardır. "Oraya bir girsem hayatım değişecek" dediğimiz o pırıltılı kapıların ardında aslında büyük bir hiçlik olduğunu anlatır.
Daha önceki kitaplarda hissettiğimiz şeyler önemliydi, burada ise gözlemlediklerimiz ön planda.