Kirli gerçekçilik, Kuzey Amerika edebiyat hareketini tanımlamak için Granta dergisinde Bill Buford tarafından üretilen bir terimdir. Derginin 1983 yaz edisyonunda Buford, terim için şöyle söylemiştir:
“Kirli Gerçekçilik, yeni nesil Amerikan yazarların kurgusudur. Terk edilmiş bir koca, bekâr bir anne, bir araba hırsızı, bir yankesici, bir uyuşturucu bağımlısı gibi çağdaş hayatın göbeğinde meydana gelenler hakkında ön yargısız olarak arada komediye meylederek yazarlar. Ölçülü, ironik, bazen yabani, ısrarla merhametli olan bu hikâyeler anlatıda yeni bir ses oluşturmaktadır.“
**
Yazarın adını dahi duymamışken, geçenlerde gittiğim fizyoterapi muayenesi sırasında doktorla kitaplardan uzun uzadıya sohbet ederken bir öneri ile tanımış oldum kendisini. Öykü dünyasının nasıl oluştuğunu anlayabilmek için yazarın hayatına kısaca değinmek gerekiyor.
1938'de doğan yazar, 18 yaşında liseden mezun olup bir yıl sonra 17 yaşındaki Maryann Burk ile evlendi. İki yıl içinde bir kız, bir erkek evlatları dünyaya geldi. Yaşıtlarının üniversite okuduğu, henüz evlenmediği çağlarda Carver böylesine erken bir yaşta iki çocuklu bir ailenin sorumluluğunu üstlenmek için teslimatçılık, hademelik, fabrika işçiliği gibi işlerde çalışarak sık sık iş değiştirdi ve pek çok farklı iş ortamından insanların hayatlarını gözlemleme şansı buldu.
Carver, evliliğinin onuncu yılında aşırı alkol tüketmeye başladı ve alkol bağımlılığı nedeniyle defalarca hastaneye kaldırıldı; bunun yanında eşine de kötü davranan Carver’ın evliliği zayıflıyordu.
38 yaşındayken yayımladığı ilk kitabı Lütfen Sessiz Olur musun Lütfen? (1976) ile edebiyat dünyasında tanındı. 39 yaşındayken, şair Tess Gallagher ile tanıştı ve ölümüne dek sürecek bir ilişkiye başladı. O yıl itibariyle alkolü sonsuza dek bıraktı; bu karar, sürekli verimli bir çalışma ve başarı döneminin başlangıcına işaretti. 5 yıl sonra da eşi Maryann Burk ile 25 yıl süren evliliklerini sonlandırdılar. 1988 yılında tam 50 yaşında yaşamını yitirdi.
***
Raymond Carver, hayata erken yaşta atılmış ve yaşamın zor sorumluluklarını sırtına genç yaşta yüklemiş bir yazar olarak, ömrü boyunca hayatın tam içinde, sıradan insanların arasında yaşadı. Gerçi o kendini herhangi bir tarza bağlı saymasa da kirli gerçekçilik akımının bir yazarı olarak anılıyor ve öykülerinde hep sıradan insanları, onların iç sıkıntılarını, huzursuzluklarını, aralarında kaldıkları ikilemleri, anlamlandırılamayan gizemli ruh hâllerini, uzaktan bakanın “ne oldu şimdi?” diyeceği durumları öyküleştirmiş.
Açıkçası bu ilk kitabını sevmiş olmama rağmen ben de bazı öykülerinde “eee peki bu öykü nereye vardı şimdi?“ demekten kendimi alamadım. Ancak yazar her şeyi anlatmayıp birazını da okurun duygu dünyasına bıraktığını şu sözlerle açıklıyor: “Öykü bir şeyleri açığa vurmalı ama her şeyi değil. Öyküde belli bir gizem olmalı.“
(Bir röportajdan)
+ Öykülerinizde röntgenciliğe yer verdiğinizi düşünüyor musunuz? Çoğunlukla başka insanları gözetleyen, komşularının yaşamlarından etkilenen vb. karakterleri ele alıyorsunuz?
— Haklısınız. Tüm öykülerin böyle olduğu söylenebilir. Yazmak zaten normalde söylenemeyen şeylerin söylenmesidir.
***
Bu kitabı bitirdiğimde bende kalan şey, hikâyelerden çıkarılacak iyi veya kötü dersler değil, uzun süren bir sessizlik oldu. Carver’ın öyküleri sonuçtan çok bir ruh hâli bırakıyor; tamamlanmamış konuşmalar, çözülmemiş problemler, itiraf edilmemiş duygular ve yanlış yaşandığını hissettiren hayatlar… Belki de bu yüzden bazı öyküler “nereye vardı?” sorusunu sordururken, asıl cevabın hayatın kendisi kadar belirsiz olduğunu fark ettiriyor.