Bazı kitaplar vardır; bitirdikten sonra bir süre öylece duvara bakarsınız ve yarattığı rahatsızlık size eşlik eder. Franz Kafka ’nın dediği gibi; ‘Bir kitap, içimizdeki donmuş denize inen balta gibi olmalı.’ Yabancı tam da böyle bir roman. İyi kitaplar bizi biraz rahatsız eden kitaplardır bence; çünkü huzursuzluk, alıştığımız düşünme biçimlerinin yerinden oynamaya başladığını gösterir.
Camus’nün absürd düşüncesini merkeze aldığı Sisifos Söyleni , Yabancı’nın arkasındaki düşünsel zemini daha görünür kılıyor. Meursault, bu düşüncenin adeta ete kemiğe bürünmüş hali. Roman tek başına da sarsıcı; ancak bu arka planı bildiğinizde Meursault’nun tavrı farklı bir derinlik kazanıyor. Onu yalnızca “gamsız” ya da tepkisiz biri olarak görüp geçmiyor, arkasındaki bilinçli duruşu fark ediyorsunuz. Bu yüzden Yabancı'yı, Sisifos Söyleni’ni okuduktan sonra yeniden okumak benim için çok daha anlamlıydı.
Yabancı ’yı asıl farklı kılan şey, okuyucuyla kurduğu mesafe. Kitabı okurken sık sık “Neden Meursault ile empati kuramıyorum?” diye düşündüm. Camus, Meursault’nun iç dünyasını uzun uzun çözümlemiyor; onu anlamamız için duygusal ipuçları sunmuyor. Tavırlarının arkasındaki nedeni bir “travma”ya bağlayıp bize “Demek bu yüzden böyle biri” dedirtmiyor. Oysa böyle olsaydı, onu bir şekilde tanımlayabildiğimiz için rahatlayacaktık. Belki de tam olarak bu rahatlama, anlatılmak istenen şeyi kaçırmamıza sebep olurdu. Çoğu zaman yalnızca dışa vuran eylemlerini okuyoruz ve bu durum bizi empati kurmaktan alıkoyuyor. Tam da bu yüzden roman huzursuz edici bir etki bırakıyor.
Meursault yalan söylemiyor. Rol yapmıyor. Yas tutuyormuş gibi davranmıyor. Seviyormuş gibi numara yapmıyor. Yani sorun eylemden çok, “duygusal senaryoya uymaması.” Bu yüzden toplum onu ‘tehlikeli’ buluyor. Çünkü sistem rol bekler. Meursault’nun “oyun oynamama” hali bana, Oğuz Atay ’ın karakterlerinin oyunlarla ayakta kalmaya çalışmasını hatırlattı. ‘Gerçekten rol yapmadan yaşamak mümkün mü? Her iki yazar da bu soruyu farklı yerlerden kurcalıyor.
Meursault’nun annesinin cenazesinde ağlamaması, sevgilisinin “evlenelim” teklifine nötr yanıt vermesi, hatta bir cinayet işlemesine rağmen pişmanlık duygusunu tanımlayamaması, toplumun beklenti ve temsil mekanizmasının sorgulanması aslında. Yani Meursault cinayetten değil de başkalarının beklentilerini reddettiği için cezalandırılır. Roman boyunca hissedilen şey şu: Duygusal performans neredeyse toplumsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Meursault “soğuk” olarak damgalanmaz; toplumun kutsal saydığı ritüellere katılmadığı için ötekileştirilir.
Okur olarak biz de bir an için o mahkeme salonunda yerimizi alıyoruz. Beklediğimiz tepkileri vermeyen bu adamı biz ne kadar yargıladık? Adaletin adalet olması için duygularla bağı ne olmalı? Bir insanın yaptığı eylemden çok eyleminden pişmanlığı mı suçun seviyesini belirlemeli? Doğru, yanlış ve ahlak kelimelerinin anlatmaya çalıştığı şeyler ne kadar evrensel olabilir? Ne kadar nesnel bir gerçekliğe dönüşebilir bu kelimeler? Birini ‘farklı’ olduğu için ötekileştirmek, beklentilerimizi karşılamadığı, ezberimizi bozduğu için yargılamak toplumsal bir rolün oynanması mıdır? Ne kadar rol yapıyoruz, rolümüzden çıkmaktan neden bu kadar korkuyoruz?
Kitabı kapattığımda elimde net cevaplar yoktu; ama sorular vardı. Belki de Camus’nün istediği tam olarak buydu: yerleşik kabullerimizi sarsmak. Bu sarsıntı için bile okunur. Korkmayın, biraz rahatsızlık kimseyi incitmez.
Keyifli okumalar.