Kazuo Ishiguro’nun Beni Asla Bırakma romanını uzun zamandır “distopik bir başyapıt” olarak duyuyordum. Distopyaları seven bir okur olarak beklentim yüksekti. Konu gerçekten çok güçlü: dünyadan izole bir okul olan Hailsham’da yetiştirilen çocuklar… Mezun olduklarında ya bakıcı ya da bağışçı olacaklar. Organ bağışı yapacaklar. Çünkü onlar “insanlardan klonlanmış” bireyler. Hayatları baştan yazılmış.
Ama bu romanın distopyası sert değil. Gürültülü değil. İsyan yok. Kaçış planı yok. Sistemi yıkma arzusu yok. Burada distopya bir fon gibi. Asıl anlatılan şey kabulleniş.
Belki de beni en çok rahatsız eden buydu.
Öğrenciler gerçeği açık açık öğrenmiyor ama saklanan da bir şey yok. Herkes biliyor. Konuşulmuyor ama biliniyor. Ve buna rağmen kimse “Neden?” demiyor. Bu sessizlik beni etkiledi ama aynı zamanda tatmin etmedi.
Hailsham onların hem okulu hem evi hem dünyası. Sayfa 202’deki o benzetme çok çarpıcıydı:
“Hailsham’ın kapanmasını düşündüm ve bunun, birinin elinde bir makasla gelip adamın yumruğunun tam üstünde birbirine karışan ipleri kesmesine benzediğine karar verdim. Bu bir kez gerçekleştikten sonra, balonların kime ait olduğunun artık bir anlamı kalmazdı.”
Hailsham’ın kapanmasını, birinin eline makas alıp birbirine dolanmış balon iplerini kesmesine benzetmesi… İpler kesildiğinde balonların kime ait olduğunun artık bir anlamı kalmıyor.
Bu metafor aslında onların kimlik kaybı. Hailsham kapandığında yalnızca bir okul kapanmıyor; onların “aidiyet illüzyonu” da dağılıyor.
Sayfa 213’teki kıyıya oturmuş, boyası dökülmüş tekne sahnesi… Tommy’nin tekneyi Hailsham’a benzetmesi… Bir zamanlar gökyüzü mavisi olan ama şimdi solmuş, terk edilmiş bir şey.
Bu sahne bana şunu düşündürdü: Hailsham onları koruduğunu sanan ama aslında kaderlerini değiştiremeyen bir vitrinmiş.
Romanın bir diğer güçlü sahnesi, Bayan Emily ve Madam’la yüzleşmeden sonra dönüş yolunda anlatılan o “ara yollar–ana yollar” metaforuydu. (syf 257)
“Karanlığı sadece arabamızın farlarının deldiği, bildiğim en tenha arka yollardan gittim bu sefer. Arada başka farlar gördük, o zamanlarda bunların tek başlarına ya da benim gibi yanlarında bir bağışçıyla evlerine dönen bakıcılar olduklarını düşündüm. Tabii ki başka insanların da bu yolları kullandığını biliyordum, ama o gece, sanki ülkenin bütün yan yolları sadece bizim gibilere ayrılmıştı. Büyük işaret levhalarının ve kafelerin bulunduğu aydınlık otoyollarsa diğer herkese aitti.”
Karanlık arka yolların sadece “kendileri gibiler” için ayrılmış olduğunu düşünmesi…
Aydınlık otoyolların başkalarına ait olması…
Bu ayrım beni çok etkiledi. Çünkü burada ilk kez onların gerçekten kendilerini “insanlardan ayrı” konumlandırdıklarını net biçimde görüyoruz. Yasal olarak değil, duygusal olarak dışlanmışlar.
Ama…
Tüm bu güçlü metaforlara rağmen roman beni bütünüyle yakalayamadı.
Kathy, Ruth ve Tommy arasındaki ilişki, özellikle aşk üçgeni kısmı, bana gereğinden fazla yer kaplıyor gibi geldi. O derin etik sorunun – klon olmak, çocuk sahibi olamamak, ömrünün bağışlarla sınırlı olması – yanında ergenlik kıskançlıklarının bu kadar merkezde olması beni biraz uzaklaştırdı. Yer yer bir gençlik romanına kayacakmış hissi verdi.
Belki Ishiguro’nun yapmak istediği şey tam da buydu:
“Büyük trajedilerin içinde bile küçük insani duyguların var olduğunu” göstermek.
Ama ben daha sert, daha sistem eleştirisi olan, daha çarpıcı bir anlatı bekliyordum.
Konu inanılmaz güçlü.
Gerçekten çok güçlü.
Ama roman bilinçli olarak olaydan kaçıyor. Büyük kırılmalar yerine küçük sızıları seçiyor. Ve ben sanırım o büyük kırılmayı bekledim.
Kitabın adını ise kitabın kendisinden daha çok sevdim. “Beni Asla Bırakma” cümlesi, romanın tamamında yankılanan o çaresiz bağlılığı özetliyor. Kimse sistemi terk etmiyor. Kimse kaderini reddetmiyor. Sadece birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar.
Sonuç olarak, etkileyici metaforları, güçlü fikri ve atmosferi olan ama benim için duygusal ve düşünsel zirveye ulaşamayan bir roman oldu. Belki de problem romanda değil, beklentimdeydi.
Herkese iyi okumalar. :)