Üzerine çok şey söylemek istediğim bir roman oldu Uçurum ama daha okumamış olanlar için metni de açık etmek istemiyorum. Serhat Kaya'nın Uçurum'u aslında hemen hemen her insanın yüreğinde hep var olan bir uçurum. Yazarın bu kitabı, güçlü metaforlar ve kendine has anlatım diliyle kurguladığı, benimse bugüne kadar kendisinden okuduğum kesinlikle en iyi kitap ama hissettiklerim bununla da sınırlı değil. Uçurum'u okumamış olanlar için belki biraz fazla abartılı gelecek ama bu kişisel düşüncem, Uçurum öyle bir roman olmuş ki tam bir dünya klasiği tadında. Franco döneminin gölgesindeki İspanya'yı fon alarak anlatıma başlayan eser, aslında sabit bir coğrafyadan çok, her insanın iç dünyasındaki duyguları ve karanlıkları hem ustalıkla hem de umutlu olmayı, pes etmemeyi okurun bilinçaltına bir sihir gibi aktarıyor.
Romanın arka kapağında yer aldığı için söyleyebilirim, ana karakter Mateo Viento'nun yıllarca sustuğu her şeyi – annesini, babasını, ülkesini, aşkını, öğrencilerini, denizdeki dostunu – susturuşu üzerinden, hepimizin taşıdığı derin boşluklara cesurca dokunuyor Uçurum
Roman, baskı rejimlerinin toplumları sindiren o evrensel dilini de çok yerli yerinde kullanıyor: korku, suskunluk, ihanet rüzgarları eserken yazar hep direnmenin yanında duruyor. Serhat Kaya burada sadece bir tarihi dönem anlatmıyor; insanla vicdanı arasındaki son mesafeyi, o uçurumun kenarında durup, birçok şeyi yeniden ve daha sağlıklı düşünme iradesini resmediyor. Ama bu olurken, ana karakterin yaşamına son mu vereceğini, yoksa yaşmaya devam etmeyi mi isteyeceğini son sayfaya kadar asla anlayamıyorsunuz, ki ben bunun sürükleyiciliğine hayran kaldım. Okurken altını çizdiğim yelerden biri olan “asıl uçurum, düşmek değil, düşerken elini tutacak kimsenin olmamasıdır” gibi cümleler akışın öyle bir anında karşınızda beliriyor ki, okurken bazı anlarda bir belgesel izler gibi sarsılıyorsunuz.
Serhat Kaya kitaplarına acilen çeviri yapılması gerek bence :) Çünkü sınırları aşan bir bakışla yazıyor: Türkiye, Fransa, İran, şimdi İspanya… Ama her defasında aynı ortak soruyu duydum vicdanım ve aklımla: İnsan, karanlığın ortasında nasıl ayakta kalır? Uçurum, yazarın bugüne kadarki en iddialı ve bütünlüklü çalışması olmuş ve alkışlanmayı hak ediyor. Yazarın Instagramdaki sayfasında incelemiştim; bu eser için Zülfü Livaneli'yle yaptığı bir sohbetten ilham almış; Stefan Zweig'ın vazgeçişine karşı “üç yıl daha dayanabilseydi şafağı görecekti” sözü, romanı yazma hissini harekete geçiren dokunuş olmuş, o sohbetin video kaydını da paylaşmıştı, Livaneli'yle yazarı söyleşide karşılıklı görmek de ayrı bir hoşluk oldu.
Benim bakış açımla bu roman, sadece bir hikâye değil; karanlığa rağmen umudu, direnişi ve özellikle son bölümlerde çok etkilendiğim aşkı seçenlerin manifestosu gibi. Okurken kendinizle, sustuğunuz yerlerle, belki de tam kenarında durduğunuz bir uçurumla karşılaşıyorsunuz, en azından ben öyle hissettim. Tüm yazdıklarımın üzerine tek bir cümle söyleyecek olsam; Serhat Kaya, Uçurum'la kendi sınırları gibi dünya edebiyatı sınırlarını da zorluyor derim. Eğer söz edebiyatı yapmayan, ağdalı anlatımlardan uzak, askine derin, sarsıcı ama sonunda insana inanç aşılayan, sizin de yorgun dizlerinize dermen katacak bir roman arıyorsanız, bu kitabı listeden çıkarmayın ve gönlünüze uygun bir zamanda mutlaka okuyun. Eminim okuduktan sonra kitabı kapatırken, içinizde yaşattığız özlemler, uğradığınız haksızlıklar, beklentileriniz türden boşlukların biraz daha küçüldüğünü hissedeceksiniz. İyi ki kitaplar var, iyi ki müzik var, sinema var, sanatın tüm dalları var, yoksa hayat normal koşullarda bir insanın kolayca katlanılabileceği kadar zevkli bir olgu değil.
UçurumSerhat Kaya
Ben de çok beğenerek okudum Uçurum'u ve inceleme girdim ama sizin incelemenizi çok daha doğal, daha hissedilmiş, içten buldum, tebrik ederim Sahra hanım.