Uzun süre aklımda kalacak romanlardan biri oldu bu kitap. Yazarı Nella Larsen hakkında açıkçası hiçbir bilgim yoktu; bu kitap vesilesiyle tanımış oldum.
Roman, 20. yüzyılın başlarında Amerika’da var olan o tuhaf ama çok gerçek bir meseleye odaklanıyor: “ırksal saflık” fikri. O dönemde ten rengi açık olan ve siyah kan taşıdığı kolayca anlaşılmayan bazı insanlar, beyaz gibi yaşayabiliyor. Böyle olunca da sözümona bir statü kazanabiliyorlar. Mesela bazı mekânlara girebilmek, bir restoranda rahatça yemek yiyebilmek ya da bir konsere gidebilmek gibi… Bugün kulağa çok tuhaf geliyor ama o dönemin Amerika’sında bunlar gerçekten hayatı belirleyen şeyler.
Hikâyenin merkezinde iki kadın var: Clare ve Irene. Çocukluk arkadaşılar ama yıllar içinde yolları ayrılmış. Clare’in teni çok açık ve bu yüzden siyah kökenini tamamen gizleyerek beyaz bir kadın gibi yaşamayı seçmiş. Hatta bunu kocasına bile söylememiş. Açık teninin sağladığı bu avantaj sayesinde ırkçı ama zengin bir adamla evlenmiş ve oldukça rahat bir hayatın içine girmiş.
Irene ise tam tersine kökleriyle bağını koparmayan biri. Kimliğini saklamıyor, olduğu gibi yaşamayı seçiyor. Yıllar sonra Clare’den gelen bir mektupla tekrar bir araya geliyorlar ve o buluşma, her ikisinin hayatında da beklenmedik şeyleri tetikliyor.
Evet, romanda ırkçılık çok güçlü bir tema ama annelik, kadınlık, evlilik, dostluk ve kıskançlık da metnin içinde oldukça güçlü bir şekilde yer alıyor.
Bir de yazarın hayatı romana ister istemez başka bir katman ekliyor. Nella Larsen, Danimarkalı bir anneyle Batı Hint Adaları kökenli bir babanın çocuğu olarak Chicago’da doğmuş. Yani kendisi de aslında iki kimliğin arasında büyümüş biri. Bu yüzden romandaki kimlik ve aidiyet meselesinin biraz da yazarın kendi hayatıyla temas ettiğini düşünmeden edemedim.
Son olarak şunu da söylemek isterim ki ben klasik metinleri sevdiğim için bu kitabı zaten çok sevecektim:) ve öyle de oldu; ama biraz daha objektif bir yerden bakarsak; 120 sayfalık incecik bir metnin bu kadar çok temayı bu kadar akıcı bir şekilde taşıyabilmesi, klasiklerin neden hâlâ okunduğunu da çok güzel açıklıyor. O yüzden gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
Su gibi çevirisiyle Filiz Çakır