James Joyce’un öykülerinde kullandığı temel fikirlerden biri paralizi kavramıdır. Dublinliler kitabında bu kavram, neredeyse bütün öykülerin gizli omurgasını oluşturur ve bu yapıyı küçük epifaniler destekler.
Ama burada söz konusu olan şey bedensel bir felç değil. Joyce’un kastettiği ruhsal ve toplumsal bir felç.
Şöyle düşünmeden edemedim okurken: Bir insan yürüyebilir, konuşabilir, işe gidebilir… Ama hayatında hiçbir şeyi gerçekten değiştiremez. Karar veremez, risk alamaz, hayalini gerçekleştiremez. İçinde bir hareket isteği vardır ama sanki görünmez bir şey onu olduğu yere çiviler. Joyce’un “paralizi” dediği tam olarak bu.
Bu felcin birkaç yüzü var:
Toplumsal paralizi.
İnsanlar geleneklerin, dinin, ailenin içinde sıkışıp kalıyor. Başka bir hayat mümkün ama kimse o adımı atmıyor.
Ruhsal paralizi.
Ne istediğini biliyorsun ama harekete geçemiyorsun. Düşünce var, irade yok.
Ahlaki paralizi.
Yanlış bir hayat yaşadığını hissediyorsun ama değiştirmek yerine alışıyorsun.
Joyce’un karakterleri en acı noktada şunu fark ediyor:
Hayat aslında dönmüyor, tekrar ediyor. Aynı günler, aynı alışkanlıklar, aynı küçük kırılmalar… Yıllar geçiyor ama insan yerinde sayıyor.
Bunu okurken aklıma hep şu geldi: Sanki bir insanın hayatı donmuş da, sadece günler akıyormuş gibi.
En çarpıcı tarafı ise şu:
Onlar bunun farkında. Ama bu farkındalık hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Yani burada anlatılan “paralizi”, sadece hareketsizlik değil; insanın kendi hayatında yavaş yavaş silinmesi.
Öyküler öyle seni alıp sürüklemez. Hatta yer yer bilinçli olarak mesafe koyar. Ama tam da bu yüzden, anlattığı o donmuşluğu sana hissettirir. Okurken sadece okumazsın; o sıkışmışlığın içinde kalırsın.
Bu kitap sana bir hikâye anlatmaz, seni kendi hayatınla yüzleştirir. Ve asıl rahatsız edici olan da bu. Hem de çok...
Emeğinize sağlık 👌 🙏 Yazarı sizin sayenizde tanıdım ve kitaplarını da inceliyorum. Hele Finnegan Uyanması diye bir kitabı var ki ben hayatımda böyle bir şey görmedim! Bu kitabı değil çevirecek; ne yazdığını anlayabilecek insan var mı çok merak ediyorum!
Sağ olun hocam. Geçen gün konuşmuştuk; Finnegan Uyanması’nı bir gün deneyimleyeceğim. Açıkçası ben de ne yaşayacağımı merak ediyorum; bu kitap, okurken bambaşka bir yolculuk vaad ediyor gibi geliyor💭.
Son paragrafta söylediğiniz gibi kitapları öyle bir içselleştiriyoruz ki, ben olsam şunu yapardım , ben olsaydım şöyle davranırdım diyerek o kitaplar içinde yüzlerce hayat yasıyoruz. Bence kitapların en keyifli yanı bu iyi ki varlar.
Evet, bazılarımız ‘ben olsam ne yapardım’ diye o sayfaların içinde yüzlerce ihtimal kuruyor; bazılarımız ise ‘benim başıma geldi, ben ne yaptım’ diyerek okuyor.
Kesinlikle Kahraman Stephen ile başlamak gerekiyor. Çünkü diğer metinlerin hemen hepsinde onun izleri belirgin şekilde hissediliyor. Ardından Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi ile devam etmek çok daha anlamlı bir bütünlük sağlıyor. Bu sıralamayla ilerlemek, okuma deneyimini ciddi anlamda derinleştiriyor.