Ercan Kesal'ın Peri Gazozu kitabını okurken, metnin beni en çok içine çeken tarafı, belirli nesneler üzerinden kurduğu hafıza dünyası oldu. Bir gazoz şişesi, bir fotoğraf, bir eşya... Her biri yalnızca bir detay değil, geçmişe açılan bir kapı gibiydi. Bu anlatım biçimini özellikle sevdim, çünkü bana göre insan en çok böyle küçük, somut şeylerin etrafında hatırlıyor hayatı. Kesal da tam olarak bunu yapıyor: Büyük sözler söylemeden, küçük şeylerin içinden büyük duygular çıkarıyor.
Kitap boyunca yalnızca bireysel anılarla değil, toplumsal hafızayla da yüzleşiyoruz. Yazarın doktorluk deneyimlerinden süzülen hikâyeler, insanın en savunmasız hâline tanıklık ediyor. Hastane koridorlarında dolaşan çaresizlik, bekleyiş ve kayıp duygusu çok sarsıcıydı. Özellikle ölümle bu kadar doğrudan temas eden anlatılar, metne ağır ama gerçek bir derinlik katıyor.
Bununla birlikte darbe dönemine dair anlatılanlar, kitabın en yıkıcı taraflarından biriydi benim için. Kayıplar, adaletsizlikler, yarım kalmış hayatlar ve en çok da annelerin feryatları. Bu bölümleri okurken sadece bir dönemi değil, o dönemin insanlarda açtığı derin yaraları hissettim. Kesal'ın dili burada da abartıya kaçmadan, oldukça sade ama bir o kadar da çarpıcı. Bu sadelik, anlatılan acıyı daha da görünür kılıyor.
Benim için Peri Gazozu, sadece bir anı kitabı değil; hem kişisel hem de toplumsal hafızanın iç içe geçtiği, insanı durup düşünmeye zorlayan bir anlatı. Küçük nesnelerden yola çıkarak kurduğu o büyük hikâye, geçmişle bugün arasında güçlü bir bağ kuruyor. Okurken sık sık kendi hayatımı, hatırladıklarımı ve unutmayı seçtiklerimi düşündüm. Bu yönüyle kitap, sessiz ama derin bir yüzleşme alanı açıyor..