Puan vermedi·325 syf.··Beğendi
···Okunma: 01 Nisan 2026 10:56 Taze taze yazayım dedim Algernon'u. "Cehalet Mutluluktur" kavramını ilk "House"dan öğrendiğimi itiraf edebilirim sanırım. Daha doğrusu farkındayım elbette ama konu hakkında düşünmeye başlamam herhalde dizinin o bölümüyle oldu, izleyenler hatırlar, sıradan bir kuryenin vakası adamın 178 IQ'lu bir fizikçi olduğu anlaşılınca farklılaşıyor, adamın beynindeki soruna müdahale edilince adamın hayatı da olumsuz yönde değişiyor. Evet bilginin huzurdan çok felaket getirdiği belki Oedipus'dan beri işlenmekte ama - hala-öğrenmeyi bir yaşam hedefi haline getirmeme rağmen bu konuda ilk kez o günlerde düşünmüştüm.
Bilimkurgu'nun altın çağında yazılan bu kitap da diziden yaklaşık 50 yıl önce benzer bir konuyu işliyor. Düşük zekalı bir insanın ameliyatla dahi haline getirilmesini adamın penceresinden izliyoruz burada da.
Bilim kurgu dedim ama, Hugo ve Nebula ödülleri almış olmasına rağmen Daniel Keyes'in bu romanının fazlasıyla psikolojik (ve felsefi) bir metin olduğunu söyleyebiliriz. Bir fırında çalışan zihinsel engelli birsinin (O eski IQ sınıflandırmasına göremoron diye geçiyor, günümüzde bunun yerine hafif zihinsel engelli kullanılıyor - ki bu sınıflandırmada ne kadar geçerli onu da düşündürüyor bir yerde kitap) daha zeki olmak için gönüllü olarak katıldığı bir deney kapsamında tuttuğu ilerleme raporlarını izliyoruz kitap boyunca. Bu raporlarda Charlie Gordon'un zekâsındaki değişimi fark etmekle kalmıyor, adeta onunla birlikte aynı hisleri yaşayarak dünyayı öğreniyoruz, Keyes ara sıra geçen deneyın detaylarına dair psikolojik metinlere rağmen oldukça başarılı bu konuda. Yani adı ilerleme raporları olsa da akıcılık ve etki kitabı hayli okunur kılıyor. Aslında bunun kitapta bir şekilde eski trajedyaların yolunu izlemesinin de büyük bir zevkle etkisi var. (Boşuna Oedipıs demedim başta:) Yükseliş-Zirve-Düşüş, insanın en temel hikayesi her zaman alıcı bulur. Keyes de bu dönüşümü raporlardaki dil kullanımı ile oldukça becerikli bir şekilde göstermiş.
Kitabın ortaçağ da geçen bir Fransız romansı olduğunu düşündüren ismi ise aslında kahramanımızın ekürisi, deneyin ilk şanslı üyesi (kurban?) olan Algernon isimli bir fareden geliyor. Charlie'nin (dolayısıyla bizim de) empati kurduğumuz bu kobayı kitap boyunca bir ayna ya da daha çok kader gibi izliyoruz. Bu da bizi romanın birçok felsefi sorusundan birine getiriyor; insanların denek olarak kullanılmasının etiği. Deneylerde hayvan kullanımının sorgulandığı günümüzde bilim için her şey mubah mıdır sorusunu sormamızı sağlıyor kitap.
Peki, başka neleri düşündürüyor yazar 300 sayfalık bu insan hikayesinde. Varoluşçuluk kendini bulmak, özgür olmak ya da bağımlı olmak çok fazla sorgulanıyor. İnsanın kim olduğunu bilmesi, kimlik/benlik problemleri de. Zeka bir lanet mi, zeka işe sevgi aynı anda olamaz mı vb birçok soru ile birlikte o en baştaki temel soru da sürekli gündemde (en azından bir noktadan sonra) Zeka artıkça mutluluk gerçekten azalır mı?
Tabii zeka ile gelişmeler (ölçüm sistemleri, farklı zeka çeşitleri vb.) 1950'li yıllardan beri epey gelişti, en azından duygusal zeka diye bir şeyin varlığından haberdarız hepimiz. Buna rağmen zeka ve insanlık, empati, bilimin nereye kadar gidebileceği ve yalnızlık (dahi ve düşük zekalının yalnızlığı) gibi konularda düşünmemizi sağlıyor yazar şu anda bile.
Toparlamam gerekirse, epey okunası bir kitap Algernon'a Çiçekler, bir insanın öyküsünü anlatıyor evet, ama insanın en temel özelliği üzerinden anlatıyor bunu, zeka değil bu özellik, sadece kırılganlık. Ne de olsa ünlü Türk büyüğü Cem Yılmaz'ın da dediği gibi "Uzaylı da olsa insan, yine kırılgandır". Herkese iyi okumalar.