İlk defa okudum ve açık söyleyeyim, bu kitap öyle okudum bitti denilecek bir şey değil. Hikaye var mı, var gibi; ama aslında olaydan çok bir ruh halinin içine giriyorsun. Okurken sürekli bir bulanıklık hissi var, sanki rüyadaymışsın ama uyanamıyorsun. Anlatıcı ne kadar kendini anlatmaya çalışıyorsa, o kadar karışıyor her şey. Bir yerden sonra “gerçekten böyle mi oldu?” diye sormayı bırakıyorsun, çünkü mesele zaten o değil. Asıl mesele, adamın zihninin nasıl çalıştığı ve o zihnin içinde neyin yavaş yavaş çürüdüğü.
En çok rahatsız eden tarafı da kitap dışarıdaki dünyayı değil, doğrudan insanın içini hedef alıyor. Yani burada suçlanacak bir sistem, bir düzen yok gibi; daha çok insanın kendi içinde taşıdığı karanlık var. Anlatıcının yaşadığı şeyler dışarıdan bakınca uçuk gelebilir ama aslında hissettiği şeyler çok tanıdık; yalnızlık, takıntı, kaçamama hissi. O kadın, o gözler, sürekli tekrar eden sahneler… bunların hepsi bir noktadan sonra gerçek bir kişiden çok, kafanın içinden çıkmayan bir düşünceye dönüşüyor. Ve ne yaparsan yap o düşünceden kurtulamıyorsun.
O cinayet sahneleri de ilk bakışta şok edici duruyor ama mesele öldürmek değil aslında. Orada anlatılan şey birinin başka birini ortadan kaldırması değil; daha çok insanın kendi içinde bir şeyi parçalama, yok etme çabası. Kadının bedeniyle kurulan o mesafe, sonra onu parçalara ayırma hali… bunlar fiziksel bir olay gibi dursa da, zihinsel bir çözülmenin dışa vurumu gibi geliyor. Asıl rahatsız eden taraf da bu zaten; sahne kanlı olduğu için değil, bu kadar soğuk ve mesafeli anlatıldığı için etkiliyor. Anlatıcıda bir panik ya da suçluluk yok, daha çok yapılması gereken bir iş gibi ele alıyor olanı. Bu da ister istemez şunu düşündürüyor; insan bir noktadan sonra kendine bile yabancılaşabiliyor mu? O sahneler tek başına uç bir şiddet gibi duruyor ama kitabın genelindeki o çürüme hissiyle birleşince, bir anda değil yavaş yavaş gelen bir son gibi duruyor.
Dil olarak da garip bir şekilde hafif gibi ama altı çok ağır. Akıyor gidiyor ama okudukça içe çöken bir ağırlık bırakıyor. Yeraltı edebiyatı denince akla gelen o rahatsız edici dürüstlük burada fazlasıyla var. Öyle büyük büyük cümlelerle bağırmıyor, ama söylediği şeyler baya sert. İnsan kendine bakmak istemediği yerleri görüyor biraz.
Kısacası ben bu kitapta sistemi değil, insanı eleştiren bir şey gördüm. Ne olursa olsun, insan izin vermedikçe hiçbir şeyin onu tamamen ele geçiremeyeceğini söylüyor gibi ama aynı zamanda şunu da gösteriyor; eğer o zayıf noktayı içinde taşıyorsan, eninde sonunda kendin kendini ele geçiriyorsun. O yüzden huzursuz eden bir metin bu; kapağını kapattığında bitmiş olmuyor, aksine içerde bir yerde yaşamaya devam ediyor.
Kitaptan bir alıntı...
Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla maskeleri de hani çoktur herkesin. Fakat bazıları hep aynı maskeyi kullanırlar, ister istemez kirlenir, yıpranır bu maske. Tutumlu kimselerdir bunlar. Bir kısmı evlatlarına saklarlar maskelerini; bir kısmı da vardır ki boyuna maske değiştirirler, ama yaşlandıklarında görürler ki bir sonuncu maske kalmış ellerinde, ve bu da pek çabuk eskir, o zaman maskenin gerisinden gerçek yüzleri çıkar ortaya.
Kitapta bunun gibi çok etkileyici alıntı var aslında; paylaştıklarım kadar paylaşmadıklarım da... Ama sanki bu metin öyle hemen tüketilecek bir şey değil. Belki başka bir okumada daha farklı yerlerden yakalarım. Şimdilik bazı cümlelerin not defterimde kalmasını tercih ediyorum.