Bu eser, Friedrich Nietzsche Friedrich Nietzsche ile Josef Breuer Josef Breuer arasındaki etkileşim üzerinden modern insanın umutsuzluk, varoluşsal sıkıntı ve anlam arayışı gibi temel krizlerini ele alan; aynı zamanda psikanalizin doğuşuna da ışık tutan psikolojik bir romandır.”
Bu kitabı okurken bir filozofun hayatını okumaktan ziyade, düşüncenin bir insanın içinde nasıl büyüyüp onu yavaş yavaş taşıyamayacağı bir ağırlığa dönüştüğünü anlatıyor. Friedrich Nietzsche burada güçlü, sarsılmaz bir zihin olarak değil, aksine kendi zihninin içinde sıkışmış, düşündükçe derinleşen ama derinleştikçe yalnızlaşan biri olarak duruyor.
Onun yaşadığı şey sıradan bir acı değil. Daha çok, kaçamayacağı bir farkındalık. İnsan bazen bilmediği için değil, fazlasıyla gördüğü için yorulur. Nietzsche’nin problemi de tam olarak bu: Gördüklerini unutamıyor, görmezden gelemiyor ve en kötüsü, onları hafifletecek hiçbir inanca tutunamıyor.
Hikâye Doktor Josef Breuer ile kurduğu ilişki üzerinden ilerliyor ama bu ilişki baştan sona bildiğimiz anlamda bir “doktor-hasta” ilişkisi değil. Başta sınırlar net gibi duruyor: biri tedavi edecek, diğeri iyileşecek. Fakat süreç ilerledikçe bu ayrım eriyor. Çünkü Breuer’in hayatı, dışarıdan bakıldığında düzenli, anlamlı, başarılı görünse de, içeride çözülmeye parçalanmaya başlamış. Bu da hikyefe kimin doktor kimin hasta olduğu sınır kalkıyor. Nietzsche’nin acısı belirgin ve keskin; Breuer’inki ise daha sessiz, daha bastırılmıştır.
Lou Andreas-Salomé’nin Lou Andreas-Salomé isteğiyle başlayan bu süreç aslında bir tedaviden çok bir yüzleşmeye dönüşüyor. Nietzsche iyileşmek isteyen biri değil; o, acısının nedenini anlamak isteyen biri. Bu yüzden kitap boyunca onun düşünceleri bir çıkış yolu sunmuyor, aksine daha da derine çekiyor. Acının kaçılması gereken bir şey değil, anlaşılması gereken bir şey olduğu fikri ilk bakışta güçlü duruyor. Ama metnin içinde bu düşünce bir güçten çok bir yük gibi hissettirdiği fark edilir.
Breuer tarafı ise; sahip olduğu hayatla istediği hayat arasındaki gerilim. Arzularını bastırarak kurduğu düzen, aslında onu korumuyor; sadece geciktiriyor. Buda bize aslında başarılı, düzenli hayatın her zaman mutluluğu getirmeyeceğini asıl mutluluğun farkındalık ve seçim yapmaktan geldiğini gösterir bize bence.
Nietzsche gerçeği olduğu gibi görüp bunun altında eziliyor. Breuer ise gerçeği görmemek için kendine küçük kaçış alanları yaratıyor. Ama ikisi de farklı yollarla aynı noktaya çıkıyor: kendileriyle kuramadıkları temas.
Kitap ilerledikçe şu düşünce giderek belirginleştiğini fark ettim: İnsan ya kendine karşı dürüst olur ve bunun ağırlığını taşır, ya da kendini kandırarak daha hafif ama daha yüzeysel bir hayat yaşar. Nietzsche birinciyi seçmiş ama bunun bedelini yalnızlıkla ödüyor. Breuer ise ikinciye daha yakın duruyor, fakat onun da içten içe boğularak yine kendine yalnızlaşıyor aslında.
Bu yüzden kitap bir çözüm sunmuyor. Daha çok bir durum gösteriyor. Düşünmenin her zaman özgürleştirmediğini, bazen insanı kendi içine kapattığını; acının her zaman kaçılacak bir şey olmadığını, bazen insanın tek gerçek temas noktası haline geldiğini hissettiriyor.
Kitabı bitirdiğinde de çok net bir cevap verilmiyor.
Ama şu his kalıyor: İnsan her zaman iyileşmek istemez. Bazen sadece hissettiği şeyin gerçek olduğuna inanmak ister.