Gönderi

9/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2026 73. kitabı
Hikayesi olan kitapları çok severim. Onlardan biri #k:2926.. Kitap, Albert Camus'un ünlü öykü derlemesi olan Sürgün ve Krallık (L'Exil et le royaume) içinde yer alacak kısa bir hikaye olarak yazılmaya başlandı. Ancak Jean-Baptiste Clamence karakteri konuştukça anlatı büyüdü, derinleşti ve Camus öyküyü kitaptan çıkarıp ayrı bir novella (kısa roman) olarak basmaya karar verdi... Camus, tam bir Fyodor Dostoyevski hayranıymış ve onun Ecinniler romanını bizzat sahneye uyarlamış. Düşüş'teki Clamence karakterinin kökeni, Dostoyevski'nin Ecinniler romanındaki Nikolai Stavrogin karakterine dayanır. Stavrogin de tıpkı Clamence gibi küçük bir kızın ölümüne ve istismarına sessiz kalmış ve bu sessizliğin yarattığı canavarca vicdan azabıyla yaşamıştır. Bir adam barda konuşuyor. Sürekli konuşuyor. Adı Jean-Baptiste Clamence. Eskiden Paris'te parlayan bir yıldızdı; kibardı, hayırseverdi, kusursuzdu. Ya da o öyle sanıyordu. Bir gece, köprüde bir kadın gördü. Kadın kendini nehre bıraktı. Jean-Baptiste hiçbir şey yapmadı. Sustu, yürüdü ve gitti. O gece nehirde boğulan sadece o kadın değildi; Jean-Baptiste'in bütün o sahte cenneti de sulara gömüldü. Düşüş, Camus’un yaşarken yayımlanan son kurgusal eseridir (1956) ve aynı zamanda hayatı boyunca ateist/absürdist bir çizgide olmasına rağmen Düşüş, onun en yoğun dini terminoloji kullandığı eserdir. Camus, Cezayir doğumludur ve eserlerinde genellikle Akdeniz'in yakıcı güneşini, parlak denizini ve yaşama sevincini anlatır (Yabancı ve Veba'da olduğu gibi). Ancak Düşüş'te kendi kuralını yıkarak hikayeyi kuzeyin soğuk, sisli ve boğucu şehri Amsterdam'a taşımıştır. Güneşin olmadığı bu atmosfer, karakterin ruhundaki karanlığı simgelemek için özel olarak seçilmiştir. Çünkü insan kendi karanlığıyla yüzleşirken güneşe katlanamaz. Sis, hakikatlerin üzerini örten o muazzam yalanın ta kendisidir. Camus kitabın içine çalınmış bir tablo sakladı. Jan van Eyck'ın Dürüst Hırsızlar tablosunu. Bu tablo 1934'te gerçekten bir katedralden çalınmıştı ve hala kayıp. Clamence bu tabloyu dolabında saklıyordu. Adaleti en çok savunanların, adaletsizliği en derinlerinde sakladığını anlatmak için. Ne muazzam bir ironi: Adaletin koruyucuları, hırsızlığın bekçileri olmuşlardı. Bu kitap aynı zamanda bir kırgınlığın resmiydi. Camus ile Jean-Paul Sartre büyük bir kavgaya tutuşmuşlardı. Sartre ona "fildişi kule aydını" diyordu. Camus de cevabını bu romanla verdi. Benim tarafım Kesinlikle Jean-Paul Sartre'dan yana :))) Sartre öfkesini kelimelere döktü. Camus’ye dönüp, "Siz tarihten korkuyorsunuz" dedi. Bir yanda köleleştirilmiş halklar, açlıktan kırılan işçiler varken, Camus her iki tarafın şiddetini de aynı kefeye koyuyordu. Sartre’a göre bu, eylemsizliğin ta kendisiydi. Dünyayı gerçekten değiştirmek isteyenler ellerini kirletmek zorundaydı. Camus ise elleri tertemiz kalsın diye hiçbir şeye dokunmamayı seçiyordu. Sartre'ın Camus’ye yönelttiği "Siz ahlakı tarihten üstün tutuyorsunuz" eleştirisi, dünyadaki somut adaletsizlikleri ve sömürgecilik gibi devasa kötülükleri çözmek yerine, sadece bireysel bir "iyi insan" olma çabasıyla yetinmeyi hedefler. Sömürgecilerin baskısı altında ezilen halklar için Camus’un teorik ve "saf" iyilik ilkeleri hiçbir anlam ifade etmiyordu; çünkü onlar soyut doğrulara değil, kurtuluşa ihtiyaç duyuyorlardı. Sartre’a göre insan, ancak sorumluluk alıp eyleme geçerek kendini var edebilirdi; oysa Camus, aktif mücadeleyi durdurmuş ve yalnızca estetik ama etkisiz sözler söylemekle kalmıştı. Bunu şu şekilde özetleyebiliriz: Sartre'ın bakış açısına göre İnsan eylemlerinin ve mücadelesinin toplamıdır. Camus'nün Duruşu ise soyut ahlak ilkeleri ve vicdani temizlik üzerinedir. Benim Eleştirim: Mazlumlar için güzel sözler değil, somut adımlar gerekir. Yani Sartre abim yine haklı... :))) Yani temel çelişki Camus dünyayı anlamlandırmaya ve temiz kalmaya çalışırken, Sartre dünyayı değiştirmek için kirli de olsa tarihin içine girmek gerektiğini savunuyordu. Neyse kitaptan devam ediyorum:)) Kitap baştan sona tek bir karakterin, Jean-Baptiste Clamence'in ağzından yazılmıştır. Düşüş, sadece 104 sayfalık bir hacme sahip olmasına rağmen, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine inen büyük bir eserdir... Kitabın tılsımını bozmamak ve her okurun kendi "düşüşü" ile bağımsızca yüzleşmesine fırsat vermek için kendi deneyimlerimi burda bitiriyorum... Rast gele sevgili okur, bol sayfalar dilerim. Keyifle Okuyunuz....
DüşüşAlbert Camus · Can Yayınları · 201919,2bin okunma
·
924 Gösterim
2 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
cemo
Gönderi Sahibi
Mnemosyne Camus her zaman 'mutlu Sisyphos'un peşindeydi, Sartre ise bizi o kayayı gerçekten yukarı çıkarmaya, hatta gerekirse o kayayla yeni bir dünya kurmaya çağırır. Denizi ve güneşi Camus’ye bırakalım; biz, tarihin akışını değiştirecek o ağır sorumluluğun, yani 'korkunç özgürlüğün' yanındayız. Jean-Paul Sartre’dan selamlar! :))) Camus için hayat yaşanmaya değer bir saçmalıktır, Sartre için ise hayat, bizim ona verdiğimiz anlam ve yaptığımız seçimlerden ibarettir. Camus’nün 'İlk Adam’ı geçmişin peşindedir, Sartre’ın insanı ise kendi geleceğini sıfırdan inşa etmek zorundadır. Ben de üzümlü kekin yanına, her daim eylemi ve siyasal sorumluluğu seçen Sartre’ı ekliyorum.
Kahvemi alıp büyük bir iştahla, “niyet ettim cemo ‘nun incelemesini okumaya” diye başladığım incelemede bu kadar çok Jean-Paul Sartre okumamın şoku ve keyfiyle şunu söyleyebilirim ki, Albert Camus savaşta babasını kaybetmiş hiç tanıyamamış, çocukluğu savaşın gölgesinde geçmiş -hatta İlk Adam ‘da savaşta uzvunu kaybeden insanları artık çocukların garipsemediği ve hatta bir isim taktığını yazmıştı- biri olduğu için, elini kirletmekten öte savaşın haklısı olmadığını düşünmüştür sanki. Yoksulluk içinde geçen çocukluğunda yazları çalışıp okul masraflarını karşılamak be ailesine destek olmak önceliği olduğu için, o çok sevdiği denize hiç doyamamış ve kitaplarındaki şahane deniz ve güneş betimlemeleri ortaya çıkmıştır. İnceleme dopdolu, kitap içeriği, Camus felsefesi ve hatta Sartre ile karşılaştırmalı bir bakış ile de şahlanmış resmen. Tam cemo tarzı, ne diyebilirim emeğine sağlık 🙏🏻 Bu arada ben tabi ki üzümlü kekim Albert Camus ‘dan yanayım ☕️ 🙃