Sadece aşklı meşkli bir şeyler olmayan Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu öyküsü. İş Bankası Kültür Yayınları baskısında, Ahmet Cemal’in yazdığı bir son söz var. Orada şöyle diyor:
“Zweig, bu metninde aşkın psikolojik çözümlemesini yalnızca tek kişinin iç dünyasından yola çıkarak yapmıştır. Dikkat edilirse, bu cümleyi kurarken ‘taraflardan yalnız birinin iç dünyasından yola çıkarak’ demedim; çünkü bu aşk öyküsünde taraflar değil, sadece bir taraf var.”
Kitabın genel özeti budur fakat bu psikolojik çözümlemenin ne kadar vurucu olduğunu anlatmak için biraz spoiler gerekiyor:
Kitap boyunca sadece mektubun yazarı olarak tanıdığımız kadın karakterin yaşadığı platonik durum değil; her tanınmayışında kendini hatırlatmaması, çünkü bunun karşı tarafa bir yükümlülük getireceğini düşünmesi ya da aynı sebepten çocuğunu saklaması ve hatta bunca çabanın ardından Johann tarafından bir anda hatırlanması, okurken inanılmaz rahatsız ediyor.
Daha da ötesinde, kadının her defasında “Seni bunun için suçlamıyorum.” diye devam edişi ve kabulleniş psikolojisi, insanın böğrüne öküz oturtuyor.
Sonuç olarak bu öykü, içinde aşk meşk geçen devasa bir psikolojik çözümlemedir arkadaşlar.
Stefan Zweig