Gönderi

“Dokunmadan” Üzerine
10/10
·352 syf.··
2026 7. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 13:26
DokunmadanDokunmadan: Hayatın Kıyısında Bir Vicdan Yolculuğu (Spoiler İçerir!) Bazı kitaplar olay örgüsüyle, bazıları karakterleriyle, bazılarıysa diliyle hafızamızda yer eder. Yazarla tanışma kitabım olan “Dokunmadan” benim için üçüncü gruba giriyor. Kitabı bitirdiğimde aklımda en çok kalan şey ne Adalet’in yolculuğu ne de romanın sürprizleri oldu; zihnimde en çok yer eden şey, yazarın kelimelerle kurduğu dünyaydı. Kahramanımız Adalet, henüz yirmi dokuz yaşında olmasına rağmen ölüm döşeğinde karşımıza çıkıyor. Hastane odasında ölümü beklerken hayatını sorguluyor ve kendine çok temel bir soru soruyor: “İlk gerçek günahım neydi?” Bu soru onu çocukluğuna, vicdanının en karanlık köşelerine ve yıllardır taşıdığı suçluluk duygusuna götürüyor. Adalet’in en belirgin özelliği, hayatı boyunca yakasını bırakmayan suçluluk hissi. Yaptıkları için, yapmadıkları için, düşündükleri için hatta bazen yalnızca var olduğu için suçluluk duyuyor. Bu nedenle roman sadece bir geçmişe dönüş hikâyesi değil; aynı zamanda vicdanın insan hayatını nasıl şekillendirebildiğinin de hikâyesi. Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri hiç şüphesiz ölümle yüzleştiği ilk sayfalar. Adalet şöyle diyor: “Ölecektim. Öyle yaşlanıp elden ayaktan kesilince değil üstelik, bugün yarın. Belki yeni bir mevsim göremeden, tek bir yeşil erik daha yiyemeden, kıymetli defterimin sonuna gelemeden… Her an kapımı çalmasından çekindiğim arsız bir misafiri bekler gibi hazır olacaktım ölüm hazretlerinin teşrifine. İçimden bir ses, ‘Buraya kadarmış Adalet,’ diye fısılyordu. Ürperiyordum.” (syf: 8) Bu satırlarda beni etkileyen şey ölüm korkusundan çok, insanın yaşayamayacaklarını düşünmesi oldu. Yeni bir mevsim görememek… Bir daha erik yiyememek… Kıymetini çoğu zaman fark etmediğimiz sıradan güzelliklerin ölüm karşısında nasıl anlam kazandığını görmek çok çarpıcıydı. Roman boyunca Adalet’e eşlik eden Hülya karakteri de dikkat çekici. İlk başlarda gerçek bir insan sandığım Hülya’nın aslında çocukluğundan beri yanında taşıdığı bir oyuncak ayı olduğunu öğreniyoruz. Adalet yıllarca onunla konuşmuş, onu sırdaşı yapmış ve hayatının merkezine yerleştirmiş. Bu durum bir yandan çocukluk travmalarının izlerini gösterirken diğer yandan karakterin yalnızlığını da görünür kılıyor. Romanın önemli sembollerinden biri de gemi imgesi. Kitap, Yahya Kemal Beyatlı’nın Sessiz Gemi şiirinden alınan “Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” dizesiyle başlıyor ve yine aynı şiirin “… dönen yok seferinden” dizesiyle sona eriyor. Böylece Adalet’in yolculuğu başından sonuna kadar ölüm fikriyle çevrelenmiş oluyor. Üstelik romanın farklı bölümlerinde karşımıza çıkan şarkılarda da gemi metaforunun tekrarlandığını görüyoruz. Sanki Adalet de geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmış bir yolcu. Kitabın beni en çok etkileyen bölümlerinden biri ise babasına dair anlattıklarıydı. Özellikle şu cümleler uzun süre aklımdan çıkmadı: “Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıralarla idare etmek zorunda kalırsınız.” (syf: 21) “Babamın nereye gittiğini uzun süre idrak edemedim. Şimdi bile tam olarak çözebilmiş değilim.” (syf: 29) Babasını kaybetmiş biri olarak bu satırları okurken yalnızca Adalet’i değil, kendi kaybımı da düşündüm. Romanın bazı yerlerinde kurgu ile okurun hayatı birbirine karışıyor. İşte bu satırlar benim için öyleydi. Nermin Yıldırım’ın dili ayrıca özel bir parantezi hak ediyor. “Kalbime yayılan okaliptüs ferahlığı”, “sesimde konfetilerle”, “Picasso’nun mavi dönemi, Cézanne’ın Prusya mavisiydim.”, “dünyaya bir vakanüvis olarak gönderilmiş sessiz güvercinler”, “gönlümün kanaviçesine işlenen hayal kırıklığı”, “O an yüzüm kimsenin okumak istemeyeceği bir otopsi raporuna benziyor olmalıydı.” gibi ifadeler gönlüme taht kurdu. Yazar yalnızca hikâye anlatmıyor; aynı zamanda okurun zihninde görüntüler kuruyor. Bu nedenle kitap boyunca birçok cümlenin altını çizme isteği duydum. Romanın sonunda Adalet, hayatını geriye dönüp değerlendirdiğinde asıl pişmanlığının hata yapmak değil, yaşamaktan çekinmek olduğunu fark ediyor. İnsanlara, hayata ve sevgiye yeterince dokunamadığını düşünüyor. Son sözleri de bu fikri özetler nitelikte: “Bir hayatım daha olsa, korkmadan dokunmak için yaşardım onu. Bir keklik beslerdim ellerimle, varsın uçsun sonunda. Bir çiçek büyütürdüm, varsın solsun sonunda. Bir omuz ısıtırdım, varsın gitsin sonunda. Dokunurdum. Ben eriyene dek, o eriyene dek, biz hiçleşip karışıncaya dek bu derin boşluğa, dokunurdum. Ama yok bir hayatım daha. Bir hayat daha yok. Yok.” (syf:350) Belki de romanın vermek istediği temel mesaj burada saklı. Hayat, kıyısından seyretmek için fazla kısa. Kırılmaktan korkarak, kaybetmekten çekinerek, kendimizi korumaya çalışarak geçen yılların sonunda geriye yalnızca dokunamadıklarımız kalıyor. Dokunmadan, ölümün gölgesinde geçen bir roman gibi görünse de aslında yaşamaya dair bir kitap. Bize, hâlâ vaktimiz varken sevmeyi, hissetmeyi ve dokunmayı hatırlatıyor. İyi okumalar. Ve umarım hayatınızda size yirmi saniyeden uzun sarılan insanlar hep var olur. :) Not 1: Yetenekli Bay Ripley’i okuma isteği uyandı mı sizin içinizde de? Adalet ve Sadi Seber’in ortak zevki en nihayetinde :) Sanki bu kitabı okursam onları daha iyi anlayacağım, daha iyi hissedeceğim ve yarım kalan hikayelerini tamalayacakmışım gibi geldi. Not 2: Ne güzel ikilemeler öğrendim bu kitap sayesinde: sersem sepelek, şen şatır, palas pandıras, ferah fahur Not 3: Romanın her bölümünün başındaki alıntılar sayesinde yeni bir okuma/dinleme listem oldu diyebilirim. Özellikle Birhan KeskinBirhan Keskin’in Penguen 2 şiirinde geçen dizelere vuruldum: “Dürtme içimdeki narı Üstümde beyaz gömlek var”
Roman
DokunmadanNermin Yıldırım · Everest Yayınları · 202511,4bin okunma
·
27 Gösterim
Yorumlar
Yorum yapabilmeniz için giriş yapmanız gerekmektedir.