·430 syf.····Okunma: 15 Mayıs 2017 10:09 Kayıp Zamanın İzinde, upuzun bir yolculuk. Bir kez bu yolculuğa hazırlıklarımı yapmadan çıkmış biri olarak; gördüklerim, yaşadıklarım aklımı başımdan alsa da hep bir eksik vardı. Sayfalar dolusu betimlemeleri, hayalleri, hatıraları okurken ne kadar etkilensem de derinliğine inemiyordum. Sürekli kendime sorular soruyordum; geçmişi hatırlamayı Proust neden bu kadar abartmış, diye. Öyle ya çoğumuza göre zaman doğrusaldır; doğar, büyür, gelişir, yaşar ve ölüme gideriz nihayet. Proust zamanın lineer ilerlemediği düşüncesini kurguyla felsefeden alıp edebiyat dünyasına taşımıştır. Bu düşüncesinin oluşmasında etkilendiği, hatta derslerine katıldığı Henri Bergson’un izlerini seride bariz şekilde görmek mümkün.
Proust, çocukluğundan itibaren astımla mücadele eder. Kauçukla yalıtılmış odasında geçirir zamanının çoğunu. Varlıklı ve saygın bir burjuvazi olan ailesinin istekleri ile Proust’un istekleri çatışır hep. Ailesi onun ‘’normal’’ bir meslek sahibi olmasını ister. Onlara göre edebiyat bir meslek değildir. Proust, ailesinin arzularına uymaya çalışarak bazı işlere başlar ama devam edemez. Dergilerde makale yazarak yazın dünyasına adım atar. Swann'ın Bir Aşkı’nı yazdığında kendi imkânlarıyla yayımlatır. 1913’te yazılan ilk kitap, 1930’a kadar okunmaz, ilgi görmez okurlardan ve edebiyat çevresinden. İkinci kitabı yayımlanıp üzerine Goncourt Ödülü’nü de alınca dikkatleri çeker üzerine ve tanınmaya başlar hızla.
Romanda Proust, ''belleğin geçmişi kurgulayıcı rolünün'' örneklerini verir. ‘’Geçmişi kurgulamak’’ kulağa garip geliyor. Nasıl yani geçmiş bizim hatırladığımız gibi değil mi? Bu mümkün mü, hatırlarken anılarımızı değiştirmemiz, eklemeler yapmamız? Belleğimizin yaptığı aslında bir tür savunma imiş, zamanda kendini var etme, inşa etme çabası. Açıkçası seriyi ilk okuduğumda bu durumun çok farkında değildim. Seriden sonra okuduğum Bergson felsefesine dair; Bergson, Deleuze ve Beckett kitapları ile Proust’un peşine düştüğü kayıp zamandan kastını ve bu zamana ulaşma yöntemini, tekrar okumam sayesinde kitapta fark ettikçe romandan aldığım keyif de katlandı. O yüzden seriyi okumak isteyenlerin önce bu konularda eserler okumalarının daha yararlı olacağını hatırlatmış olayım.
Beckett’a göre Proust gayri irâdî belleğe (irade-dışı bellek) sahiptir. ( https://1000kitap.com/gonderi/28995928 ) Güçlü bir hafızası yoktur ve hatırlamaktan çok unutmaya yatkındır. Belleği güçlü, unutmayan birinin hatırlamaya ihtiyacı yoktur, ancak Proust, unutkanlığından ötürü sıklıkla hatırlamaya başvurur. Bu hatırlama sırasında da geçmişini yeniden düzenler, değiştirir bir yerde yeniden inşâ eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır. Bu nedenle hatıraları belleğimizden bugünün bilincine aktarırken eklemeler yapar, değiştiririz. Proust’un da yaptığı budur. Seriyi on yıldan fazla sürede yazması da geçmiş üzerinde sürekli yaptığı değişiklikler yüzündendir. Hatta bu konuyla ilgili gündüz işlediği gergefi geceleri söken Penelope örneği verilir. Proust da Penelope’nin tülü gibi eserini bir yandan yazıp sürekli silerek gündüzlerini gecelerine katar.
Proust dolayısıyla kitaptaki kahraman Marcel, çağrışım ve sezgi yoluyla geçmiş, şimdi ve gelecek arasında zihinsel olarak salınımlar yapar. Bazen bir koku, ses, bitki, eşya ya da madlen örneğindeki gibi bir yiyecek sayesinde bazen de uyumaya çalışırken zihnen geçmişe konumlanıp orada yaşamaya ve anlatmaya başlar. Bu hatırlama ânında anlattıkları aslında yaşadıkları değildir çoğunlukla. Hatta geçmişi olduğu şekliyle hatırlamanın mümkün olamayacağını: ‘’Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamamız ise tesadüfe bağlıdır.’’ diyerek belirtir romanda.
Serinin bu ilk kitabında da genelinde olduğu gibi en çok dikkati çeken zaman ve nesne algısıdır. Herkesin yaşadığı ortak zamanın dışında kişilerin kendilerince yaşayıp algıladığı bireysel bir zaman akışı vardır. Bu farklılık kendini mekân ve nesneleri algılama konusunda da gösterir. Bir akdiken, ayakkabı ya da madlene bakıldığında herkesin gördüğü aynı değildir. Bu görüş sadece o âna ait bir görüntü olmayabilir. O ânın içinde geçmişten biriktirilen birçok an vardır, der Proust nesneyi görüşünü, algılayışını etkileyen. Peki bu bilgi ya da düşünce insana ne sağlar? Tarih ya da kişisel geçmiş söz konusu olduğunda; anlatılanlarda nesnelliğin yakalanamaması ve fikir ayrılıklarının inanılmaz düzeylere ulaşması gerçeğinden hareketle verilen bilgilere daha şüpheci bir yaklaşımla eğilmeyi sağlar, diye düşünüyorum.
Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken oldukça uzun olan ayrı kitap olarak da yayımlanan ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek onu yeniden yaratır adeta. Normalde beğenip sevmeyeceği bunu romanda açık açık dile getirir Swann, aşık olduğu Odette’i çevresinin gördüğünden çok farklı görür. Aşk, insana sevdiği kişinin yaptığı kötülükleri bile iyi gösteren pembe bir gözlük taktırır Proust’a göre.
Duygu ve doğa analizlerinin çok etkileyici olduğu bu kitapta sanat da müzik, resim, heykel gibi kollarıyla kendine geniş yer bulur. Özellikle müzikle ilgili öyle güzel betimlemeleri var ki hayran olmamak mümkün değil. Serinin otobiyografik özellikler taşıması karakterlerin hayâli mi gerçek mi olduğu konusunda araştırma yaparak okumayı gerektirdi benim için. Mesela Vinteuil, o kadar gerçekçi anlatılır ki içinizde uyanan merakla arştırmaya başladığınızda böyle birinin yaşamadığını üzülerek fark edersiniz.
İyi okumalar dilerim.