Ocak Ayı Hikâye Etkinliği / Şehir Psikoloğu
Apar topar bir uçağa binmem söylendi. Mekanik figürümü bozmadan bir süre oturdum. Aktarmalar arasında tinsel kimliğimin de aktarıldığını şimdiden algılar gibiydim. Kilo sınırı ve ülke sınırları varken o zamanın insanlarının önemsediği başka bir sınır pek yok gibiydi. Bir ilk. Beyaz rengi önceden tanıdığımı sanırdım, yanılmışım. O güne kadar pek çok rengin mücadelesinde geçmişti hayatım. Tutkularımda bütün renkler olmayı arzularken, kendimi yağmurdan sonra gökkuşağı görme hayali kuran çocuğun önündeki pencere olarak bulmuştum. Gitmek arzulanan şehirlerle insanın arasında saydam bir kırılgan engel vardır. Saydamlığını insanın kendi ülkesindeki yurttaşların kasvetli bakışlarından oluşmuş kocaman bir aşılmazlıktan, kırılganlığını ise figüranlıktan sıkılmış bir hayatı oynayan insanın başrollüğe terfi etmesi isteğine geçilme sırasındaki sendelemeden alır. Tarihin hatırlanmayan zamanlarında Leh elçisi için boş bıraktığımız sandalyeye bu sefer ben oturmalıydım! İstikrarlı hayalin hakikate dönüşmesi bu kez bir ordu seferi ile değil kendi kimliğimin ordusu ile gerçekleşecekti. Şehirler binalardan oluşurdu, insan ruhu ise tutku binalarından. Yerin altında mucizevi bir şekilde komünlenmiş karınca yuvalarına sadece tek bir oyuktan girildiği gibi kendimin de karınca yuvası olan tutkular şehrime girişin gözlerimden ibaret olduğu sanılırdı. Bu, aynı bir şehrin uzaktan görünen silüetine benzer. Uzak perspektifte size bir tabela vaat etmeyen betonlar yığını bir süre sonra tabelada ruh yazısını görmenizin eşliğinde sizi Medusa'nın bakışlarında hayat felsefenizi betonlaştıracak bir seçenek sunar. Magma ile Ay arasında bir yerlerde olduğumu hissediyordum. Fakat yeryüzündeki bütün şehirler böyle konumlanmamış mıydı? Aynı, insanın kendi magması olan tutkuları ile karşısındaki arasında gidip geldiği bir ikirciklikte insani kimliğim de şehirleşiyordu. Modern zamanda aristokratik şehirlerde sokak köşelerindeki binalara pah bırakmak modaydı, benim kimliğimin pahı ise ülkemdi. Esas gerçekliğim ile tutkularım arasındaki zamk görevini bu pah görüyordu. Kuruması için üflüyordum, yerinden çıkarsa bu benim de kayboluşum demekti. Yaşadığımız gezegen üzerindeki su kütlelerinin uzay boşluğuna nasıl dökülmediğini çocukluğumda bir türlü anlayamayan ben, gençliğimde bir şehir-çekimine kapıldığımda içimdeki tutku kütlelerinin de dökülmeyeceğini işte o şehir sayesinde anlamıştım. Beni ısrarla kendisine çeken o şehirdeki ızgara plan içerisinde bir insan ızgarası olmayı, Gotik tarzda inşa edilmiş binalarının görkeminde gök ile yeryüzü dilemması arasında kalmayı, Leh kadınlarının yüzlerindeki altın oranı magmadan gelen sıcaklığın ayak dokusuna değmesiyle birlikte kendisini aniden Slav mavisi gözlerde bulmasını istiyordum. Somutluğum ve mavi rengin tonları arasında gerçekleşen tinsel bir konveksiyondu bu. Hayatım boyunca yürümekten nefret etmeme rağmen Kraków açmıştı sokaklarını bana. İnsanın sokakları olan düşüncelerini bile bu kadar netlikle görmemiştim daha önce. Sokak lambalarındaki loşluk bana çocukken tencerelerdeki yansımama baktığımda kendimi komik bir şekilde görmeye çalışma eleğim ile uçarı bir yetişkinken geçmişe duyduğum özlem taşlarının elenmesini hatırlatıyordu. İnsan, özlemlerini unutmamak için yaşardı. O elekten ne kadar az özlem geçerse o kadar derin yaşadığını varsayardı. Yürüyordum, yürüyordum ve Gotik karakterli insanların yükselmeye çalıştığı yerlerden düşünce merkezime düşen pek çok kar tanesiyle tanışmıştım. İstekle yağıyorlardı, istekle düşüyorlardı, onlar da benim gibi şehir-çekimine kapılmıştı. Şu dünyadaki her insan da bu kar kristallerinin yeganeliğini hatırlatmıştı o anda bana. İnsanlar da kar kristalleri gibidirler, bir sabah göğe baktığımızda onları görmek istediğimiz mevsim ile onların kaosundan uzaklaşmak istediğimiz mevsim bizim duygu iklimimizin eşitliğinde kendine yer bulur. Bu eşitlikte ortada kalan işaret ise şehirdir. Kar kristalleri de insanlar da şehirlere yağarlar. Kar taşıyan bulutların bir bir göç etmesi gibi insanların bitmek bilmeyen göçü de bir hayal göçüne sebep olur. Hava sıcaklıklarının ikiye ayrıldığı zamana denk gelmişti yaşantım: 0'ın altında ve 0'ın üstünde. Eğer yaradılışım bir şehir olarak belirlenmiş olsaydı, aynı kumarda pek çok insanın hayalini söndüren bir 0 gibi salt tikel bir sayıya odaklanırdım. Hayal yüklü bulutlarımın tutku mukavemetindeki betondan inşa edilmiş binalarımın üzerine hazırlıksız bir şekilde bırakacağı gelecek tanelerinden söz açardım. Kimse dinler miydi? Bu şehir, Kraków, üzerinde yürümenin estetikleri üzerine bir araştırma yapılsaydı şayet, kendisine sirayet eden tarihsel sürecin bütün elementlerinden, modern zaman apartmanlarında kimsenin birbirini tanımaması gibi evrilen bir komşuluk sürecindeki ülkeler komşuluğundan, planlanmasında kralın ihtiyacının gözetilmesi gibi bir iktidar ihtiyacının bana kendi idimin iktidarını hatırlatmasından, hal eklerinin monotonlaştığı bir dizi hayat virgülleri zinciri sonrasında onu kendi içinde bulunma hal ekimle tanımak istediğim tek şehirdi. Bir bina psikologu için çok dertli olduğunu düşünmediğim eklektik üsluptaki binalarına baktığımda onlarla teker teker konuşup tarihe nasıl tanıklık ettiklerini öğrenesim gelmiyor değildi. Bina kapılarının üstlerine kondurulan aslan, boğa ve diğer büyükbaş hayvanların başlarının her ev için farklılık göstermesinde bir kar kristalliği özgünlüğü aramıştım. Lehçe ile lehçe arasındaki farkın cümle başlarında büyük harf kullanılmasıyla bir alakası olmadığı konusunda Kraków'u ikna etmeye çalışırken Wisła'ya bakar buldum kendimi. Evet dedim, insan kesinlikle içinden nehir geçen bir şehir gibidir. Çocukluk ve yetişkinlik dönemleriyle iki parçaya ayrılan insanın nehri özgürlüğüdür. Kaynağı olan kararsızlık magmasından bir denize dökülmeye çalışsa da hayatı boyunca kendisini çocuk ve yetişkin etiketlerinin çekilmesi arasında bulur. Şehir insanın doğumundan önceki karanlıktan ölümünden sonraki karanlığa kadar insanı bütünler, dedim. Wisła'da bir balık olmayı düşlediğim anlarda bir üşüme geldiğini hissettim. Bir ilk. Üşümeyi ilk kez o anda sevmiştim. Aynı anda bu şehri de eşsizleştirdiğimin farkına varmıştım.
Edebiyat
··
64 Gösterim
3 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Elinize sağlık, Krakow 'u bir mimarın gözünden dinliyoruz sayenizde. Yoğun bir yazı olmuş, kendini vermek gereken. Ama karşılığını da alıyor insan. Belki bazı yazarların yaptığı gibi son kısma teknik kelimelerin anlamlarını koyabilirdiniz. Ama google da var her zaman Teşekkürler katkınız için.
Oğuz Aktürk
Gönderi Sahibi
Okuyup zamanından ayırıp bir de yorumladığın için teşekkürler Erhan Abi, doğru söylüyorsun aslında ama dediğin gibi araştırıp izini sürmek isteyen de rahatlıkla öğrenebilir. Sağolasın.
Anlatıcı bir Psikolog olmasaydı, kullandığınız bazı terimler okuru boğabilirdi. Madem anlatıcı psikolog, elbette bir psikoloğun kullanacağı kelimeler kullanılmaydı. Bu yönüyle, içerik ve dil çelişmiyor. Gayet güzel olmuş, elinize sağlık. :)
Oğuz Aktürk
Gönderi Sahibi
Aslında genelgeçer bilinen bir psikolog kavramıyla bina psikoloğu kavramı arasında kısılı kalmış bir mimarın aklında gidip gelen cereyanları düşünmüştüm, bu yüzden hem psikolojiden hem de mimarlık terminolojisinden kelimeler kullanmak durumunda kaldım. Teşekkür ederim vaktinizden ayırdığınız için. :)
Sabahın köründe okunmaması tavsiye edilir
Oğuz Aktürk
Gönderi Sahibi
Uyku açabilir. :D