Platon Okuma Grubu - Platon Lakhes Diyaloğu
Puan vermedi·72 syf.··
Beğendi
·
2019 90. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 06 Mart 2019 04:36
Lakhes diyalogu, Platon’un erken dönem socratik eserlerinden biridir. Bu eserin kapsamı diğer diyaloglar ile ilintili ise bile bir konuda kendine özgü bir tarafı barındırmaktadır. Eserde Socrates ellili yaşlarındadır ve Lysimakhos, Melesias, Nikias ve Lahkes ile Lysimakhos ve Melesias’ın oğulları yer almaktadır. Konu gençlere verilecek eğitimin ne türden içerikler, yetkinlikler barındırması etrafında dönmektedir. Lysimakhos’un oğlu Aristides ve Melesias’ın oğlu Thukydides canlı örnekler olarak yaşlıların önlerinde durmaktadırlar. İşin can alıcı noktalarından biri, Lysimakhos’un oğlu Aristides’in büyükbabasının adını ve Thukdides’in de dedesinin ismini almasıdır. Gelenekselliğin isimlerde bile taşınır bir örnek olarak okuyucunun karşısında olması, tartışılacak konunun kuyruğunun gösterilmesidir. Gençlerin eğitimini üstlenecek olan yetkin bir öğretmenin babadan oğula geçecek olan geleneği de – tutuculuğu – taşıması gerektiği açıkça görülür. Lakhes ve Nikias’ın babalarını kınamalarının nedeni de babalarının onları dilediği gibi serbest bıraktıklarından dolayıdır. Nikias ve Lakhes, bir otoritenin gerekliliğini böylece kendi şahıslarında göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun göstergesel anlamı da Aristides ile Thukdides’in taşıdıkları adlara layık olmaları gerektiğinin belirtilmesidir. Socrates’in gençlerin eğitimine dair konuya dair olması Lakhes’in Lysimakhos’a göre, Socrates’in bu konularda yetkin birer örnek olduğudur. Lysimakhos ise Socrates’i doğru bir örnek olarak bulması ise, Socrates’in babasının – Sophroniskos- arasında hiçbir olumsuz münasebetin olmadığına dayandırır. Burada da ilginç bir ayrıntı gözümüze çarpar. Neden Lysimakhos, olumsuz bir münasebetin olmamasını herhangi bir tartışmanın olmamasını olumlu bulmaktadır? Çünkü yaşlılar için tartışmak bir tür olumsuzluğu ifade eder. Bu yüzden de Socrates’i tanımayan onun babasının geleneğiyle güvenli bulur. Lahkes de Socrates’i doğru kişi olarak görmeyi yalnızca babasının iyi bir dost olmasını değil, yurdunu da onurlandırdığını görmekle bu isteği sağlamlaştırır. Tam da yaşlıların tutucu niteliğinin açık seçik olarak serimlenme örneği ile karşı karşıya gelmekteyizdir. Lysimakhos, son olarak tartışmaya geçilmeden önce gençlerin silahlı eğitim görmesinin doğru olup olmadığını Socrates’e sorar. Socrates ise buna olumlu yanıt vermekle beraber öncelikle karşı tarafı dinleme taraftarı olduğunu gösterir. Onun doğurtma yönteminin de nirengi noktasıdır bu. Öncelikle kimin savunduğu konuya ne kadar hakim olduğunu dinlemeye çalışır. Sözü ilk olarak yaşlı Nikias alıp tezini açıklamaya çalışır. Ona göre, silah kullanmada yetkin olan bir adam teke tek çarpışırken rakibinden, hatta birçok rakibinden korkmaz; bilgisi ona hep üstünlük sağlar. Burada Nikias, cesaretli olmayı korkmamayı, bilgiye sahipliği bir yetke olma biçimi olarak savunur. Bu bilgiye sahip olmayı da bir saygı ve güzel olanla bağdaştırır. Lakhes’de silah kullanmanın faydalı bir bilim olup olmadığını tartışarak katkıda bulunmaya çalışır. Yine de aralarında farklar vardır. Lysimakhos ise, bu iki farklı görüşü uzlaştırmak için Socrates’in oyunu hangi yönde kullanacağına göre bir karar vermesi gerektiğini söyler. Socrates ise çoğunluğun fikirlerinin doğru kabul etmeyi tehlikeli bulur ve rasyonel mantığı izleyerek örnekler sunar. Ona göre de her şeyin iyi ya da kötü olmasını eğitim belirleyecektir. Öte taraftan eğitim görenlerin bu eğitimi sofistlerden mi aldıkları ya da kendi kendilerine mi öğrendiklerini sorar. Socrates ise kimseden eğitim görmemiştir. Otodidaktik bir örnek olarak karşımızda durmaktadır. Nikias ise Socrates’in söylemlerini iyice tartmadan önce çok önemli bir noktayı vurgular. Nikias, amacının söylevcisinin kullandığı ağdalı retorik değil, söylevcinin düşüncesi ile eylemlerinin birbirine uygun olması gerektiğini ve bu uyumun önemli olduğunu ifade eder. Socrates ise kendisini savaşta da kanıtlamıştır ve bu da söylevlerinin ciddiye alınmasını olanaklı kılmaktadır. Socrates, onay aldıktan sonra söylevinin asıl ana noktasını oluşturan güçlü bir noktayı ifade ederek devam eder. Gençlerin eğitim görürken iyi ve kötüyü bilmelerini oluşturacak sey nedir diye sorar. Bunun erdemden başka bir şey olmadığı ortaya çıkar. Erdemi öğretmemiz için de erdemin ne olduğuyla ilgili bilgi sahibi olmamız gerekir. Sonuç olarak erdemin ne olduğunu bulmamız gerekir der. Ancak erdemin bir bölümünü ele almayı doğru bulur Socrates, çünkü erdemin kapsamı epeyce geniştir. Tartışma boyutu böylelikle inceden inceye kapsamını genişletir. Erdemin geniş kapsamlılığını ele alamayacağımıza göre, o halde erdemin hangi yönünü öncelikle ele almalıyız diye sorar? Tabi ki silah kullanmayla ilgili olan yönünü ele almalıyız; bu da genel inanca göre Cesaretten başka bir şey değildir. O vakit cesaret nedir? Nihayet diyalogun en önemli bölümüne geçiş yapılır. Cesareti tanımlamadan ne erdemi ne de bütün olarak – silah ile ilgili yönünü – gençleri eğitebiliriz. Lahkes, Socrates’in cesaret sorusuna, bir adamın savaş alanında yerinde kıpırdamamasını örnek verir. Socrates ise ona, hücum ederek – söz gelişi kaçarak – savaşan İskitler örneğini verir. Demek ki cesaret yalnızca yerinden kıpırmamakla sınırlı değildir. Bu olsa olsa cesaretin küçük bir noktasını oluşturur. Gerçeği bilebilmemiz içinse şeyin tamamını tanımlamakla mümkün olur. Ve böylece Socrates, cesaretin tutku ile olan bölümünü, zevklerle ilgili olan kısımları da işin içine dahil edip cesaretin kapsamını genişletir. Socrates’in burada yapmak istediği şey ise, her durumda aynı olan bir cesaret tanımının olup olmadığını saptamak ve aradıkları şeyi elde edebilmek. Sözgelimi Socrates’ten bir örnek istense ve her durumda aynı olanın ne olabileceği sorulsa Socrates buna hız örneğini verir. Bence der, hız seste, yarışta ve öbürlerinin tümünde kısa zamanda çok şey gerçekleştirmek yeteneğidir diye açıklar. Cesaret örneğine katkı yapmaya çalışan Lakhes, ruh dayanıklılığı örneğini verirken Socrates bunu da yetersiz bulur. Çünkü bunun da akılla donanması gerekir. Cesaret akıllıca dayanıklılık olsa bu sefer hangi durumlarda dayanıklılığın akıllıca olduğunu bilmemiz gerekir. Cesaretin akıllıca olan yönü ise güzel, atikliğin akılsızca olması da çirkindir. Böylelikle cesaretin ne olduğu konusunun daha da genişletilip sınıflandırmayla doğrulanabileceği üzerinde sorgular devam edilir. Akılsızca olan dayanıklılığın cesaret olarak addedilmesi çirkini cesaret olarak almamıza sebebiyet veriyorsa, o halde sözlerimiz ve davranışlarımız arasında çelişkiler doğar. Çünkü dayanıklılığı cesaret ile aynı şey olarak alırsak düşeceğimiz akılsızca hatalar bizim söylemlerimizle pratiğimiz arasında çelişki doğurur. Bunun için bir ayrımın konulması şarttır. Cesaretin dayanıklılıkla bazen tanımlanabileceği kabul edilmelidir. Aksi takdirde cesaret ve dayanıklılık ile kurulan özdeşlik mantığı bizi korkunç sonuçlara götürebilir. Bu yüzden Socrates ve Lakhes’in düştüğü umutsuzluğu Socrates sürdürmeye çalışır. Burada dikkat çekici nokta ise, Nikias’in teori- pratik ( söz ve eylem ) birliğinin açıktan kanıtıdır. Socrates, umutsuzluk içinde umudu bulmuş gibidir. Bu da açık seçik bir cesaret örneğidir. Yılmadan araştırmaya devam etmek başka türlü tanımlanamazdı. Örnek vermek gerekirse, eylemde bulunup yarı yolda bu amacından vazgeçen yılgın birine cesaretli diyemeyiz. Aslında burada gerçekleşen şey, cesareti bütünsel olarak tanımlayamasak da, söz ve eylem birliğini devam ettirmek zorunluluğunun duyumsanmasıdır. Böylelikle araştırmaya devam edilip, suskun kalan Nikias, ava dahil edilmeye çalışılır. Filozoftan kaçış mümkün değildir. Socrates araştırmaya katılmışsa muhakkak oradaki hiç kimsenin saklanmasına imkan yoktur. Nikias, tartışmayı alevlendirmek için iyi ancak yetersiz bir katkı sunar. Cesaretin bir çeşit bilgi olduğunu ifade eder ve böylelikle tartışma kaldığı yerden devam eder. Ancak Socrates, Nikias’ın cesaretin korkulması ve korkulmaması gereken şeyin bilgisi olarak görmesinde sofizm bulur. Ve bunun da cesaretin küçük bir parçası olduğunu ve asıl amaçlarının erdemi bulmak iken cesaretin bunun küçük bir parçasını teşkil ettiğini ifade edip, cesareti arama konusundaki arayışlarının başarısız olduğunu ifade eder. Yani, biz cesareti bulamadık der. Socrates’in Nikias, Lakhes ve Lysimakhos ile olan tartışmaya nokta koyarken, trajik bir son ile tartışma sonlanırken çok önemli bir noktaya dikkat çeker. Bizim de eğitilmemiz gerekir der. Eğitimcinin de eğitilmesini akıllara getirir bu sorunsal. Çünkü eğitimciler kendi aralarında bütünlüklü bir sonuca ulaşamamıştır ve şeylerin küçük noktalarını tespit etmekle sınırlı kalmışlardır. O halde onların da eğitilmesi gerekir ! Konuyu Marx’a ve Rancierre’ye bağlayarak bu konuyu noktalamam gerekirse; eğitimci de eğitilmelidir. Çünkü şeylerin tanımlanmasında bile bu kadar güçlük çekiliyorsa- yetkin olanlar için – bir şeyi öğretmek kimin haddinedir? Özne olanın- öğretmenin- öğrenciyi nesne konumuna düşürmesi bu neden dolayısıyla çelişki barındırır. Şeylere hakim olanabilinseydi şeyler öğretilebilirdi. Bilgiye, hakikate sahip olabilseydik hakikati aktarabilirdik. Ne var ki bize asıl doğruyu veren bir yetkinlikten yoksun iken bilmeyen birine bilen olarak eğitim vermek olanaksızdır.
Felsefe
LakhesPlaton (Eflatun) · Say Yayınları · 2012394 okunma
··
347 Gösterim
4 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Öncelikle incelemen için teşekkürler Hüseyin, eline yüreğine sağlık... Her ne kadar şaşırtmaması gerekse bile yine de Lakhes ve Cesaret mevzuu, başlangıçta ihtiyarların beklediğinden fersah fersah öteye uzaklaşınca şaşırtmadan edemedi, adamlar savaşçılığa dair bir şeyler bekliyor olabilirdi :) Konu yol aldıkça Spinoza'nın Sagantum örneği geldi aklıma (bunlar cesaretin ne olduğunu ararken düşman gelip şehri alıp gidecek demedim değil): "Romalılar tartışıp dururken Saguntum şehri yok olup gitmiş olsa bile, sanılanın tersine, yalnızca az sayıda insan her şeye kendi duygularına göre karar verdiği zaman yok olup giden özgürlüktür, ortak iyidir. İnsanların aklı gerçekte her şeyi bir kerede kavramak için çok kıttır; ama düşünüp taşınarak, dinleyerek ve tartışarak bilenir ve sınaya sınaya sonunda insanlar aradıkları ve herkesin üstünde anlaştığı, ilk başta hiç kimsenin aklına gelmeyen çözümü bulurlar.- TP" ..Yine de şundan sıyrılamayız ama henüz cesaretin ne olduğunu bilmezken de, cesaretin sınanacağı haller karşısına diker bizi hayat, hatta çoklukla böyledir de....Burada ister istemez akla şu da geliyor cesaret bilgi midir, yoksa hayati bir hamle mi? Hamlenin sonradan gelen tanımlanması ve hamlelerin daha sonraki durumlara dair kazandırdığı yorum gücü ve rasyonel bir sezgiyle geleceğin de bilgisine/öngörüsüne erişmek ( Sokrates, Nikiasın cesaretin üçte birini tanımladığını söylemişti, üçte üçü ise olmuş-olan-olacak'a dairdi...Burada statik bir düşünceden bir anlamda kurtuluruz diyalektik bir ilerleme sayesinde, ancak burada soru işareti bırakalım yine de, üstelik tehlikeli bir soru işareti!) dahilinde cesaret erdeminin tanımını yapabiliriz...Her ne kadar insana daha mesnetsiz konuşmuş gibi gelse de (Nikias'a göre de öyle) Lakhes ilk anda cesareti tanımlarken doğrudan doğruya cesaretli olmayı örnekleyen durumlardan yola çıkmıştı, bir anlamda dediği cesaret, cesaretli olmaktır (Nietzsche de bunu derdi kuşkusuz) anlamına gelebilir. Bu görüş her ne kadar dolaylı bir tanımlama gibi görünse de, cesaret şayet bir dolayımsa (iyinin dolayımı da değil midir bir anlamda) bunu dolayımdan ayırmak (idesine varmak) elde bir şeyi bırakır mı ondan yeterince emin değilim, bir kere cesaretin tanımı cesaretli olmaktan sonra geliyorsa cesareti tanımlayan saf öz ne olabilir? Cesaret hakkında genel bir tanımlama yapmak (yine cesaretli oluş örneklerinden yola çıkarak!) mümkün ancak onun özüne ulaşmak ne derece mümkün? Cesaret karşısında sınanma durumlarında Homeros'un fakirleri gibi olabiliriz pekalâ, hatta çoğunluk öyle olmaz mıyız? Fakirlikle utanmak bir arada gitmez miydi? Cesaretin sınandığı durumlar (tanımını belirleyen niteliklerin belirdiği) da görece zayıf kalışlara ilişkin değil midir hep? Lakhes'in cesareti, cesaretli oluş örneğiyle açıklayan tanımı (cesaret, cesaretli olmaktır demiyor radikal biçimde tabii) konu hakkında sıradanın ifade ediş biçimidir ama dikkati de cesaretli oluş'un cesaretten önce geldiğine çeker, istemlice yapmasa bile bunu, bu gözümüzden kaçamaz. Burada bir kez daha düşünürsek şimdi rasyonel bilgi her şeyi erişilebilirin dahilinde mi görür, mekanik sıra gibi, Marksist diyalektik de bunu yapmaz mesela, yapmadığı için müdahilliği (müdahil olunan hamleyi) düşünür zaten. Cesareti tanımlayan şey cesaretli oluştur ve bilinen bu şey her seferinde insan tarafından yeniden tanımlanacaktır, sıfır noktasından itibaren hatta... Nikias cesaret bilgisini tanımlar :"Bu bilgi Lakhes, savaşta olsun, nerede olursa olsun, nelerden kaçıp neleri göze alabileceğimizin bilgisidir." Burada şöyle bir konuşma geçer: "LAKHES: Bir söz ki, Sokrates, hiçbir özü yok. SOKRATES: Bunu nereden çıkardın, Lakhes? LAKHES: Nereden mi çıkardım? Bilgi başka, cesaret başka şeydir de ondan." Lakhes'in burada öze ilişkin söylemi dile getirmesi apayrı bir ironik durum. Başta Platoncu manada bir öz akla gelirken( ya da benim aklıma o geldi direkt) , bilgi başka şey cesaret başka şey diyerek onu tekrar oluş içindeki tanımına çeker. Onda öz denen şey her anlamda insan ve onun eylemiyle birlikte ilerler...Buradan ilerleyen kısımlardan epey hoşlandım diyebilirim... Şimdilik söylediklerimi kessem iyi sanırım epey uzadı...Kısa konuşmalarla ilerlemek akıllıca olacak gibi... Diyalogun bittiği belirsizlik her üçünün de o konuda eğitim verecek ehil kişiler olmamasından kaynaklanıyor olabilir yine de...Söyleyecek sözleri yoktuysa üçünün de savaş eğitimi verecek kişiler olmamasından dolayı olabilir...İşin doğası üzerine konuşabilecek olanların olmadığı yerde Sokrates'in de susması da akıllıca ve başta dediklerinin gerçekleşmesi gibi, başkalarını bulmalı...Bu arada Atina düştü :)
Sorel
Gönderi Sahibi
Bana sorarsan her paradoks için konuşmayayım ancak paradokslar için de durum budur. Sorun yanlış konulur. Ve bir kısır döngü oluşur. Örneğin pratik yaşamda da böyledir. Hastalığa yanlış tani koyan hekimi düşünelim. Hastalığın yanlış konulması asıl yakıcı olan hastalığı daha da kötüye götürür. Burada Socrates'in her durumda değişmeyen dediği cesaret de böyledir. Belki de Platon'un özcü konumlanması böylesi bir sorunsalı griftlestirmistir. Yine de emin konuşmayayım
Sorel
Gönderi Sahibi
Bence güzel bir noktayı yakaladın Pierre. Değişmeyen şeyi arıyor Platon. Ve bize şeyin kendisinin bilgisini fenomenler vermez, olsa olsa kopyasını verir. Asıl değişmeyen öz idealardır.
Selamlar dostlar, öncelikle tekrardan özür dileyerek başlayayım, epey geç kaldım. Siz meselenin birçok boyutunu güzelce tartışmışsınız bolca faydalandım. Ben de kendimce birkaç noktadan konuya gireyim. Öncelikle Platon'un değişmez özler arama konusu, akla duyduğu güvenden kaynaklanıyor. Dünyanın akıl ile anlaşılabilir, dil ile ifade edilebilir olduğunu düşünmeseydi muhtemelen sadece susmayı tercih ederdi. Buradan, dünyanın anlaşılmaz ve ifade edilemez olduğunu düşünmesine rağmen hiç susmayanlara da taş atarak devam edeyim :) Felsefede fenomenleri dilin nesnesine dönüştürmek için öncelikle belirli tanımlar eşliğinde kavramları inşa etmek gerekiyor. Zannımca bu filozofların oluş’tan bihaber olmalarından değil, dili işe koşmanın biricik yolu olduğu için tercih ediliyor. Dolayısıyla herhangi bir fenomen, bazı özelliklerini dışarıda bırakılarak, incelenen konu açısından ele alınıp ortalama bir şekle kavuşturuluyor, buna da bilindiği üzere soyutlama deniliyor. Tabii ki bu fiziğin hareketi durağanlık üzerinden incelemesi, kimyanın ideal şartları ya da Weber’in kastettiği anlamda “ideal tip”ten çok da farklı değil. Tanım meselesi hemen hemen bütün diyalogların merkezini teşkil ediyor. İslam düşünürlerinin bolca vurguladığı üzere “efradını cami, ağyarını mâni” bir tanıma ulaşmak için bütün yollar deneniyor. Lakhes diyaloğunda da ilk yapılan tanım eksik, ikinci yapılan tanım fazlasıyla geniştir. Dolayısıyla iki tanım da cesaret fenomenini ortaya koymak adına uygun değildir. Sokrates’in nesnesini çevresi kuşatılarak avlanacak bir av olarak görmesi göz önüne alındığında maalesef “cesaret” karşısında yeterince mahir değildir. Bu sizin de bahsettiğiniz üzere soruyu yanlış bir biçimde ortaya koymasından da kaynaklanıyor olabilir. Ya da Platon 199d’de yapılan tanım üzerinden Sokrates’in ölümüne de gönderme yapıyor olabilir. Sokrates’in ölümünü düşündüğümüzde hem geçmişteki hem de gelecekteki iyilik ve kötülükler hesaplanmış; olayın nasıl meydana geldiği ve nelere sebebiyet vereceği göz önüne alınmış; uygun olan sonuç bilgi ve akıl vasıtasıyla elde edilmiş, geriye sadece bu bilgeliği pratikle tamamlayacak son halka olan cesarete ihtiyaç kalmıştır. Sokrates’te bu cesareti göstererek tüm erdemleri kendisinde toplamıştır. Yani diyalogun sonuçsuz kalan kısmının cevabı olarak Sokrates’in ölümünün göz önüne alınması gerektiği aşikâr gibi geliyor bana. Şimdilik bu kadar yazarak, ihtiyaç halinde diğer fikirleri tartışmanın devamına saklayayım. Sanırım sıradaki diyalog olan İon, benim ödevim. Onu kısa sürede tamamlayarak kendimi affettireyim, sağlıcakla kalın.
Sorel
Gönderi Sahibi
Haklisiniz, işin o kısmı da var.
Sorel
Gönderi Sahibi
Hasan Suphi Pierre Rivière Öncelikle özür dileyerek başlayayım. Hem geç yazdığım için hem de sizin yazdığınız incelemeye katkı sunamadigim için. Özellikle de Pierre'in incelemesine.